Archive for June, 2009
FriendFeed kabuk değiştiriyor
Posted by admin in Dijital Dünya on 28/06/2009
FriendFeed’den internetteki kullanımı arttıkça kabuğu da değişiyor. FrienrdFeed sonunda dijital ve sosyal medya tutkunları ve pazarlamacılarını mutlu edecek bir adım attı. FriendFeed yakında dosya paylaşımına da izin verecek. Kullanıcılar kendi aralarında bir şey tartışırken şarkı gönderimi yapacak, sunumlarını birbirine verecek, pdf ve zip alışverişi yapacak.
Telif sorunları yaratmamak için şarkı paylaşımının sınırlandırılacağı dile getiriliyor.
Şimdi hep beraber önümüzde bu minik bilgiyle açılan kapılara bir göz atalım: Diyelim ki bir ürün tanıtıyorsunuz ve sosyal medyayı kullanmak istediniz: 100 küsür karaktere mahkum değilsiniz. Milyonlarca baytlık sunumlar verebilirsiniz ona. Bu hamle ile FF, rakiplerinden veya rakip olmak isteyen sitelerden resmen kopacak gibi geliyor bizlere…
Ayyy inanmıyorum!
Posted by Ceyhunc in PR Dünyası on 24/06/2009

Bana Türkiye’de PR’ın Darth Wader karizmasına sahip tek “gurusu” Ali Saydam dendiğinden, PR üzerine “hedef” perspektifinden yazı yazmaya devam edeceksem, guru ne buyuruyor dedim. İyi ki de demişim… Yazı konusunu kotarmak kolay oldu. Konumuz “ölçme”. Alıntımız ise Ali Saydam’a mottosunu armağan eden, “Ölçmüyorsan yapma!” sözünün sahibi British Telecom’un eski CEO’su Sir Ian Vallance. Baştan söyliyeyim, vaktiniz varsa devam edin okumaya, lütfen. Çünkü o bölüme gelmemize daha var. Uzun ve biraz karışık da… Uyuyan olursa, finalde uyandırma servisimiz mevcuttur.
Önceki yazıma güzel tepkiler aldım. Ancak bazı arkadaşların ulusal gazetelerin sayfalarına, konferanslara, kitaplara ve hatta Obama’nın PR danışmanlığına kadar taşan PR, pazarlama vs. bilgileriyle yaptıkları yorumlardan fevkalade korktum. Bu yüzden yinelemek istediğim hatırlatma, “Valla ben PR’dan anlamam! Sadece PR mesajlarını alan bir “hedef” olarak, işin arka tarafını merak ediyorum… Öğrenme ve araştırma sürecimin günlüğünü paylaşıyorum. Hepsi bu!”.
Çocukken de meraktan müzik setini sökmüş ancak sonra takamamıştım. Merak üzerine, ilk o an duyduğum veciz ünlü Türk deyişini öğrenmiştim. Sonrasında ise ekseriyetle doğu halklarını radyoloji uzmanı (röntgenci) kılan “merak” ile batı halklarını muasır seviyeye getirdiği iddia edilen “bilimsel şüphe” arasındaki farkı anladım. İnşallah beni fevkalade endişelendiren, “merak” ve “takma” kelimeleri içeren bu yazının sonunda, bilim galip gelir… Bir şeyi öğrenebilmek için sökmeniz gerekmediği gibi takabilecek kadar da bilgi sahibi olmanız gerekmeyebiliyormuş…
Konumuza dönecek olursak; PR’ın ilgimi çekmesinin nedeni, ilk yaptığım Google sorgu sonucunda karşıma çıkan şu tanımlama oldu: “Halklı belirli bir tutumu kabule ya da belirli bir uygulama yolunu izlemeye inandırma sanatıdır.” (Not: Mutlaka birçok tanımlaması vardır. Ben bunu buldum. Şans işte…) (Not2: İş bu yazıda bundan sonra yazımın 4. paragrafında mukim bu cümle her PR tanımlamasında “inandırıkçılık” olarak anılacaktır).
Peki dedim nereden çıktı bu iş? Bilimsel şüphe var ya… Neden sonuç ilişkisini kurmak icap ediyor ya.. Cevap yine oradaydı: “Gelişen toplumsal düzen içinde meydana gelen değişimler sonrasında, birimler arasında iletişim güçleşirken, bu zorluklardan kaynaklanan sakıncaları engelleme çabası, halkla ilişkilerin bir meslek haline dönüşmesine zemin hazırlamıştır.”. (Not: Birimler arasında iletişimsizliği gidermek için genellikle patron ile aynı anda işe gidip gelen, sarışın koordinatör kadınlar gelir aklıma hep nedense… Yaşlandık tabii…)
Vay canına dedim! İletişimsizliğin doğurduğu mesleklerden bir tane daha… Psikologlar, boşanma avukatları, sinema gişecileri (istediğin yeri duyar ancak vermez!), CHP Genel Başkanlığı… Oysa ben bu mesleğin ortaya çıkışını, TV’de veya basın/dergi ilanlarında verilen mesajı alamayan “hedef”e, mesajı nasıl “alma”yı başaracağına dair prospektüs vermeyi amaçlayan bültenleri yazmak için kurulan şirketlerin İstanbul Ticaret Odası, meslek birliği kodunun kısaltması sanıyordum, PR’ı.
Gazetecilik yaptığım dönemde gelen halkla ilişkiler bültenlerini şaşkınlıkla okurdum. Özetle reklamcı, derin bir soyutlukta tüm maharetini kullanarak (bir önceki yazıma da konu olan) yaşanacak deneyimin hayaline sürüklerken “hedef”i; PR bülteni ise hayal dünyası çorak ve/veya hayali kurmuş ve üzerine duşunu almış (!) olmasına rağmen halen cebindeki parayı ürüne toslamamış “hedef”e, “gel gel”, “aldın bak şimdi özel oldun”, “aldın çok kazançlı çıktın” veya “almadın hala öküzsün” hissi uyandıracak bir “haber”in (Advertorial ise bu tür haberlerin travesti halidir) gazetede dergide çıkabilmesi için gazeteciye verilen bir “azmettirme” notu sanıyordum. Yaratıcılık açısından zayıf ancak işlevin ya da satışa yönelik tahrikin zirvesi! Eğitimsiz ancak güzel her kızımızın Tarantino filmlerinde bile kutsanan garsonluk yerine, halkla ilişkiler uzmanlığını kendine yakıştırmasının nedeni, halkla ilişkiler ile tahrik arasında bir bağ olmasıdır. Oraya da geleceğiz. Daha var…
İnandırıkçılıkla ilgili girizgahtan sonra konumuz olan “ölçüm”e gelmiş bulunuyoruz. Şimdi yazımızın kontenjanlı* kavramlarını almak için terminalde 15 dakikalık bir mola veriyoruz. (*) Alıntı: Varan ile İstanbul – İzmir.
Şu ana kadar neler dedik. Doğu hakları ekseriyetle meraklı, batı halkları şüpheci dedik. İnandırıkçılık kitleleri yönlendirme sanatı dedik. İletişim sorunlarına çözüm için doğmuş dedik. Reklamcı duşu aldırır, PR’cı sabunu almadan duşun keyfi çıkmaz der, dedik. Memleketimizde tahrik edici güzelliğe sahip ancak PR eğitimine sahip olmayan “bazı” kızlarımızın, gittiğimiz jimnastik salonunda ve hatta kurumsallaşmış kebapçılarda halkla ilişkiler müdiresi olması ile tahrik arasında bir bağ vardır dediiik…. Geldik “ölçümleme” konusuna…
Bu konuyu seçmemin temel nedeni, Interactive Advertising Bureau Türkiye’nin Internet ölçümlemesiyle ilgili Türkiye’de kurulması, başkanının da Vestel’de iken müşteri olarak tanıştığım ve bugüne kadar gördüğüm en “derin” reklamcı olan Levent Erden’le ilgili bir haberi okumamdır. Gerçi bugüne kadar ofisinde gördüğüm ilk reklamcıydı diye düzeltme yapmak icap ediyor. Çünkü tanıştığım tüm reklamcıları (geri kalanı ile) ofis dışında tanıdım. İlk olarak Harbiye’de bir ara çok popüler olan Fellini hayranı, rahmetli Atıf Yılmaz’ın asistanı, Sinan Çetin’in eski eşi sevgili Leyla Özlap’in 8 ½ Otto e Mezzo isimli barı, ardından da içerisinde eski reklamcı büyüklerimizin mezarları ve türbelerinin olmamasını büyük eksiklik olarak gördüğüm, reklamcıların sürekli orada olduğu Nişantaşı’ndaki “Touchdown”. Bu yüzden ofisindeki reklamcı ile bardaki reklamcı arasında fark olabileceğinden şüphelendim şimdi… Bu arada gördüğüm tek bir haber ile araya giren bu kadar cümle nereden çıktı, ben de anlayamadım!
Erden, “Reklamverenler, reklamcılar ve ajanslar ise ürettikleri mal ve hizmetleri pazarlayabilmek ya da seslerini duyurabilmek için bu mecraları kullanan kişilere ulaşmaya çalışıyor.” diyor. Bu cümle de beni şimdi kestirmeden dijital PR’a bağlıyor. Ancak “ölçümleme” kırmızı ışığı yaktı. Burada biraz bekleyelim.
Batıda sermayenin oluşumu ile matematik daha doğrusu bilim arasında tarihsel bir süregelim vardır. (Süregelimi ben attım. TDK’da varsa sorun yok). Oysa Doğu’ya baktığınızda, bize geçmişten “footage” veren masallarda bile 40 haramiler vardır. Ses tanımlamalı güvenlikli kapıları vardır. Envarteri Oracle ile tutulmayan, stok kaydı bulunmayan hazineleri vardır. Rakam yoktur. Hazine çoktur, büyüktür ve kapladığı alan ile tanımlanır. İşin en b*ktan tarafı da matematikselliği olmayan bir değer olduğundan; bitmeyeceği sanılır!
Oysa ben çok kabaca bir hesapla, önüme bir Excel sheet açarak; 40 atın ve haraminin aylık giderleri, maaş vs. çıkartıp -hazinelerinin envarteri verilse- piyasa değerleri üzerinden ne zaman dilenmeye başlayacaklarını söyleyebilirim.
Bu itibarla her sektörde olmasa da, eskilerin tabiriyle “hava cıva” işlerde (reklamcılık/inandırıkçılık) ölçümleme sadece ajansların aldığı Kristal Elma adedinin sayılmasında keyiflidir. Buna “sevimli matematik”, reklamı ya da pazarlama eforu sarf edilen ürünün satış adetlerine ise “sevimsiz matematik” denir. Satış adetlerinin piechart veya inen çıkan grafiklerle sunulması bile rakamların “somut” gerçekliğinin, grafiğin “soyut” gerçeklikle makyajlanması, imgeleme ile zararda olan bir patronun bile sert yamaçlar oluşturan bir grafikte mutluluğu Avusturya’da Kitzbühel’de kayak yaparak aramasının çağrıştırılması gayretidir. Dedik ya, belirli bir uygulama yolunu izlemeye inandıracağız ya. Kelimeye dikkat edin. Semantiğim. Kaçırmam! Mevcutta bir “doğru” olsa, “ikna” seçmemiz gereken kelime olacaktı… İnandırma diyoruz! Yalan mı söylüyoruz yoksa? (Grafikle ilgili öneri: John Berger, “Görme Biçimleri”, Metis Yayınları)
Kesinlikle hayır! İşin içinde satın aldırma varsa; doğru yoktur! Seçenekler vardır… Bunları birbirinden ayıran ise tamamen cebinizdeki para ile alakalı beklentilerinizin karşılanabilirliğinin optimizasyonudur. Tahrik kısmı soyut, satın alma kısmı somut bir süreçtir bu. Hibrid yani.
Eğer işin içinde “satış” var ise (dikkatinizi çekerim satın aldırma değil. Tamamlanmış bir ticari sürecin finalini vurguluyorum); orada somutluk yani matematik vardır. Yani ölçümleme.
Üretim kapasitesi, dağıtım, satış hedefleri, rekabet analizi vs. sonucu illaki reklamcı ve inandırıkçı tarafında matematik dikkate alınır. Fakat matematiğin en sık kullanıldığı yer, kesilecek faturayı hesaplayan ilgili işletmelerin muhasebe bölümlerdir.
Tüm bu itibarla “yaratıcı” süreçler neticesinde gerçekleşecek ve başarım analizinde değer teşkil edecek somut rakamsal veriler -yaratıcı sürecin başarısını ne kadar tanımlayabilir ayrı konu ancak- Internet ile “hedef” bulundukları alandaki adetsel mevcudiyetleri, clickstream dediğimiz, “siber davranışlarıyla”, balıkçıların kullandığı sonarlar gibi ne kadar tanımlanabilinse bile; siz belirlediğiniz “hedef”e mesajınızı ulaştırma konusunda konvansiyonel medyada bugüne kadar “yaktığınız” büyük paralı CPT giderinizi direkt “erişimle”, “mesaj ulaştırmayla” ne kadar düşürürseniz düşürün; PR denen işin özündeki ve savunma avukatlarıyla da aynilik teşkil eden; bugüne kadar kullandığınız “yaklaşım” ile (yöntem, teknik demiyorum!) işinizin özünü gerçekleştirebileceğinize emin misiniz? O da “inandırmak”!
Bu yüzden bizim gibi başarının “çok” sıfatı ile tanımlandığı, eskilerden hatırladığım kadarıyla PR’da bir dönem matematiğin basında çıkan haberlerin sütun/cm ölçüsü X gazete reklam sütun/cm fiyatı = görünürlülük başarımı (dua et gazete fatura kesip göndermedi) olduğunu düşünecek olursak; “ölçümleme” için yine de önemli bir adım. Ancak biz başarılarımızı “çok” sıfatı ile yaftalıkça, başarımlar harami hazinesi gibi kapladıkları alanla “büyük” kılındıkça; -bana göre- gelişmemişliğimizin en önemli nedeni (çünkü neden analizinde Çiller’in her vatandaşımıza hediyesi Gümrük Birliği anlaşmasından veya hortumlanan bankalardan uğranılan zarar bile kesin kuruşlandırılamamış iken) istatistik, ölçü mölçü bize uzak… Gazetede sarı çizmeli çulsuz Mehmet Ağa’ya Ferrari satanımız çok olur. Tahrik de yaratıcılık da mecrada da limit gökyüzü!
Biz muğlaklıkla varolmaya alışmışız bir kere. Böylelikle hayatta kapladığımız alan itibariyle “gerçek” ederimizi öğrenmek rahatsız eder bizi! Soyut sıfatlar okşar, somut veriler yumruklar. Bilmem anlatabildim mi? Ancak matematik müthiş bişi. Dünyanın her yerinde 2X2 tanrıya şükür ki 4 ediyor!
“İnandırma” işinde yani PR’da hiçbir sektörde olmadığı kadar rekabet var. Çünkü “hedef”i inandırmada en çok yoran siyasi partiler ve ana haber bültenleri. Köşe yazarları, anneler babalar, eşler, sevgililer… Liste uzuyor gidiyor. Ayrıca “hedef” uluslar arası, yerel o kadar politik, ekonomik, sosyal vs. mesaja maruz kalıyor ki; PR’cıya, reklamcıya o hırpalanmış bir halde kalıyor… Sonra da (gördüğüm kadarıyla) kabuğuna çekilip, memnuniyet deneyimi yaşadığı markaya sarılıyor ya da ona inandırıcı gelen her hangi bir “meşaza”.
İnandırmak emek, zaman ister. Vaad ettiklerinizle verebildiklerinizin dengesi olmalı. Aşktaki gibi…
Türkiye’de marka sadakatine dair “tuhaf” olduğunu duyduğum rakamların nedeni belki budur. Ve belki bu yüzden “müşteri edinme maliyeti”nin de yeniler için yüksek olması…
Internet üzerinden “hedef”e ulaşmada PR’cıların son keşfi ve hedef içinden biri olan Blogger’lar yani Baudrillard tarafından “eski TV VJ’ler için yeni mesaj taşıyıcıları” dediği, benim yeni siber VJ’lerimiz!
Ölçülü, ölçüsüz, ölçümlenen, ölçülmeyen her mesajı inandıramayacaksan “yapma!”. Sir Ian Vallance’ın veciz sözüne ilavem budur
İnandırmada söz baki de, artık biraz daha fazlasına ihtiyaç var…. Ne olduğunu bulmak benim işim değil tabii. Bazı “hain” inandırma ve ikna etme planlarım var ancak bedavaya niye verim değil mi?
Şu sıra takıldığım yerlerde kulaklarımda en sık çınlayan cümle “Ayyyy inanmıyorum!”. Gel de inandır bakalım “o”nu… Sadece Kadir İnanır!
Ceyhun C. Canbazoğlu
“İte – kaka” dijital pazarlama – 2
Posted by admin in Dijital Dünya on 24/06/2009
Dijital pazarlamanın ikinci bölümü kakmak kelimesinden türemiş “kaka” tarafı. Yabancı dildeki karşılığı “Pull”. Pazarlama taktiği push teknolojisine göre biraz daha karışık aslında: Pazarlamacı hazırladığı içeriği bir yere koyuyor ve birilerinin, mesela satın almak isteyen kişinin, gelip o içeriği ya da bilgiyi ya da pazarlanan ürünü almasını bekliyor.
Web siteleri, bloglar, YouTube gibi akan içerik siteleri bu tür pazarlamaların sitelerine örnek olarak gösterilebilir. Genel olarak pazarlamacılar için riskler taşıyan bir pazarlama yoludur. Site para yaratır mı yaratmaz mı sorusu risklidir. Gelin bu pazarlama türünün karşısında ve yanında olanların görüşlerine göz atalım.
Bir kesim, kullanıcıların istediği kadar, istediği sürece ve istediği şekilde içerik almasını, burada doğan özgürlüğü çok beğenmektedir. Çünkü kullanıcının mesaj almaya en açık olduğu zaman mesajları kendinin aradığı zamandır. Hepimiz şu konuda aynı görüşteyizdir diye düşünüyorum: İnsanlar önlerine konandan değil kendilerinin arayıp bulduğundan memnun olurlar.
Daha önce yazdığımız yazı ve PUSH teknolojisiyle de kıyasladığımızda Pull teknolojisi ve pazarlamasının kurallarla elimizi kolumuzu bağlayamayacağı aşikar. İnsanlar sizden mesaj istemiyor diye size düşman da olmayacak. Bu mesajları gönderecek yüksek teknolojiye de ihtiyaç yok. Ayda 10 dolar verilecek bir sunucuyla tüm mesajlarınızı herkese iletebilirsiniz. Mesajın büyüklüğü de sizi ilgilendirmiyor. Örneğin SMS atarken 100 küsür karakterle, e-posta atarken 40 kb ile sınırlı mesajnız, kullanıcılar tarafından çekileceği için kesinlikle sorun çıkmayacak. Bence bu konudaki en önemli avantaj, gelebilecek kullanıcılar için bir üst limitin olmaması…
Ama tabii ki diğeriyle kıyasladığımızda ciddi zorluklarımız da var: Öncelikle diğerinde verip kurtulduğunuz mesajda bu sistemle birlikte çok daha fazla çalışmanız lazım. Eğer mesajı kullanıcılar sizden söküp alacaksa öncelikle kullanıcıların mesajı alacağı alanı onlara tanıtmak lazım. Yani ürün pazarlaması için harcayacağınız çabanın önemli bir kısmını pazarlamanın pazarlaması için vermeniz gerekiyor. Gelenlerin kim olduğu bilemediğiniz içinbu kitleyi de tanıyabilmek, kimin nereden ne bilgi aldığını anlayabilmek için çok ciddi bir çalışma yürütmeniz lazım.
Eğer büyük bir markaysanız, ucu açık bir kitleye ulaşmak istiyorsanız, daha çok yatırıp daha çok kazanma gibi bir isteğiniz varsa… Hele hele ürününüz PR yapma konusunda kısıtlı yeteneklere sahipse… Biz size pull tarzı ile pazarlamayı öneriyoruz.
“İte kaka” dijital pazarlama – 1
Posted by admin in Dijital Dünya on 23/06/2009
Dijital pazarlama konusunu biraz daha derinlemesine, kendimize ait yorumlarla incelemekte fayda var. Önce işin kitabi tarafına bakacağız ardından yorumlarımzı gireceğiz.
Öncelikle içeriğin kullanıcı tarafına “itildiği” push tarzıyla başlayalım. Aslında isim her şeyi anlatıyor ekstra büyük bir çabaya gerek yok: Pazarlamayı yapan kişi, mesajı alması gereken kişiye mesajı “iter”. Dijital dünyada itme işi bildiğimiz dünyaya göre çok daha karmaşık değildir aslında: SMS atarsınız, e-posta atarsınız, RSS beslemeler yaratırsınız ve bir şekilde kullanıcının burnundan içeri sokmuş olursunuz içeriği.
İyimser bakış açısıyla baktığımızda şahane bir sistemdir. Zira mesaj gönderimini siz yaptığınıza göre mesajlar da sizin tarafınızdan seçilir. Şu yaşta, şurada oturan bu kadınlara beriki mesajı gönderelim deme imkanına sahip olursunuz. Bu sistemin en önemli artılarından biri de raporlamanın çok sağlam ve hatta kolay olmasıdır. Siz mesajı gönderdikten sonra sadece kullanıcının alıp almadığına bakacaksınız. Bu noktadan itibaren gönderdiğiniz kişinin kim olduğunu bildiğiniz için müşterinin istediği en güzel raporlamayı hayata geçirebilirsiniz. Tüm bunların bir bileşkesi olarak iki üç pazarlama aktivitesinden sonra eğer akıllı biriyseniz artık bu işin piri olursunuz. Ne yatırırsanız ne elde edeceğinizi bilirsiniz. Para kaybetmenize imkan yoktur ve yatırımların geri dönüşünü çok daha rahat bir biçimde hesaplayabilirsiniz.
Her güzel şeyin bir de kötü tarafı olacaktır elbette. Bu konudaki karşıt görüşleri aktaralım. Bir kere dünyanın hiçbir ülkesinde hatta Türkiye de dahil, öyle kimseye istediğin gibi e-posta ve SMS atamıyorsunuz. Bunun belli kanun ve kuralları var. Türkiye gibi bu konuda kanunu en az ülkede bile gerek şirketler, gerekse uluslararası kurumlardan kural bombardımanları gelmektedir. Üstelik kullanıcılar bu mesajlardan sıkıldığı anda bir anda iletişim kapılarını kapatmakta, doğru kişiyi bulmak için harcanan zaman ve mesaj gönderimi için verilen emek bir anda çöpe gidebilmektedir.
Bakıldığında yabancı literatürde push adı da verilen bu sistemin daha ok konvansiyonel pazarlama atkivitelerine yakın olduğunu söyleyebiliriz. Bunun alıcı kitlesi, satış kriterleri bellidir. 100 bin kişiye gönderirsiniz. Belli oranlarda insanlar geri dönerler. BU oranlar fiziksel olarak 100 binin üstüne çıkamaz tabii ki. Ama mesaj gönderimi, alımı, parasal yönleri garantilidir.
Okurla polemiğe girmek
Posted by admin in Dijital PR on 23/06/2009
Okurla polemiğe girmek diye bir kavram vardır. Bunu genellikle ciddi yayın organlarında yazmış, gerçekten yazar olmuş insanlar bilirler. Okur öyle biridir ki bir yandan sizi beğenir bir yandan da nefret eder. İki taraflı bir aşktır bu. Siz onun yapmak istediği şeyi yapan, gelmek istediği yere gelmiş şanslı köpeksinizdir. Üstelik de okura bir şeyler beğendirmek durumundasınızdır. Okur verdiği bilmemkaç kuruşluk gazete parası veya tıkladığı reklamla sizi satın aldığını, herşeyi söylemeye muktedir olduğunu düşünür. Gazetede bu işten maaş alan insanlarda eğer Serdar Turgut yüreği yoksa yalakalık diz boyu olur. Aman abim yaman abim denir.
İnternet dünyasında durum böyle değildir. Bir zilyon site bulunmaktadır. Bir bu kadar blog vardır. Blog yazarı keyfinden yazmaktadır. Gazeteci gibi buradan para kazanma kaygısı yoktur. Kazansa iyi olur ama birinci motivasyonu bu değildir. Keyfine göre takılır. Umursamaz. O yüzden de gazetecilere yazarlara göre yüzde 80 daha setbest yazar. Gazetecilere PR konusu olmaya çalışanlar mutlu, blog yazarlarına PR yapmaya çalışanlar tedirgindir. İçleri içlerini yer. Ya kafamıza vurursa diye düşünürler.
Aslında blog yazarı hain, işbirlikçi, iki yüzlü bir yaratık değildir. O sadece gazetecilik tedrisatından geçmemiş bir yazardır. İnsanlara zarar vermek gibi genel bir kaygısı bulunmamaktadır. Bir de çıkar peşinde değildir çoğu zaman. O yüzden de “kandırmak” zordur. O yüzden de çok tercih edilmez bu PR dünhyasında. O yüzden de dijital PR dünyasından yardım istenir. Yoksa hiçbir PR mensubu dijital PR manyağı değildir. Şirketler de bu işe öle bayıla girmezler. Dijital dünyanın hastasıyım diyen PR şirketlerini ve motivasyonlarını gelecek yazılarda tanıtacağız.
Bu arada bu blogda yazdıklarımıza bir yorum gelmiş: Adresini pr@pr.com olarak gösteren bir Koç.Net kullanıcısı adını bahşetmemiş ama tüm dikenlerini bize doğrultmuş: “PR’ın ne olduğundan haberimiz var mı? Fıkra yapıştırılan kişisel blog’dan öteye gitmenizi beklerdim.” Fıkra yapıştırmak? Sanırım mesaj vermek için yazdığımız yazıyı kastediyor. Sanırım o fıkrayı güldürmek ve hoş sada yaratmak için verdiğim zannetmiş. Sanırım bu ülkede insanlar mesajı anlamak için Levent Kırca gibi göze sokarak anlatmamızı yeğliyor.
Sanırım tekrar gazetecilik zamanlarımdaki gibi sıkılmaya başlıyorum okurdan. Ama bu sefer blogcuyum.
Sanırım mutluyum.
Müjde! Baban ölmüş…
Posted by admin in Dijital PR, PR Dünyası on 22/06/2009
Birinci Dünya Savaşında iki yahudi varlarını yoklarını koyup bir fabrika kurmuş. Şöyle oturaklı bir iş ararken ordudan gelmişler ve hayatlarının işini teklif etmişler onlara. İşi veren general demiş ki “el sıkışıyoruz ama her şey netleşmiş değil. Ben sizi haberdar edeceğim. Eğer beş güç içinde benden telgraf gelmezse anlayın ki iş tamamdır, paranızı geçiyoruz”… Yahudiyer çok sevinmişler. Başlamışlar beklemeye. İlk gün geçmiş gelen giden yok. Kafadarlar güzelbir ziyafet çekmişler kendilerine. İkinci gün geçmiş, gelen giden yok, güzel bir şaraf süslemiş bu sefer masayı. Üçüncü gün olmuş gelen giden yok bir de dans etmişler üstüne. Dördüncü gün mutluluktan deliye dönmüşler. Beşince gün neredeyse güneş batıyor, ufuktan salına salına gelen postacı görünmüş. Ahbap dostlar birbirine sarılıp korku içinde beklemeye başlamışlar. Ne yazık ki korkulan olmuş ve postacı eline bir telgrafla kapıdan içeri girmiş. Yahudilerden biri telgrafı açıp okumuş ve neşe içinde “müjde Mişon” demiş “baban ölmüş”…
Dijital PR nasıl kurulur, nereden kurulur, zaten nedir ki diye birilerinden telgraf beklerken… Müjde konvansiyonel PR dünyası dijital PR’ı keşfetti…
Dijital PR’ın Gizli Kahramanları
Posted by HaticeAyan in Dijital Dünya, Dijital PR on 22/06/2009
Piyasada ürünü olan markalar, İnternet dünyasında varlıklarını kanıtlamaya çalışıyorlar. Bunun için çeşitli yöntemlerle hayata geçiriyorlar. Bu yöntemler arasında çok bilineneler de var, henüz hayata girmeye başlayanlar da var: SEO, SEM, micro siteler, blog yaratma, blogger’larla çalışma…
Son dönemlerde birlikte çalıştığımız firmalarla uygulamaya başladığımız bir yöntemden bahsetmek istiyorum. Daha önce çalıştığım firmalardan birinde de bu yöntemin bir sürümünü uygulayarak beklediğimizin üstünde bir başarı sağlamıştık.
Marka ile ilgili çalışmalar yapılırken genellikle gözardı edilen bir kesim vardır. Bu kişiler, marka vaadinin en önemli parçasını oluştururlar. O markanın çatısı altında “çalışan”lardan bahsediyorum. Ve tabii bu “çalışanlar”ın istisnasız hepsinden bahsediyorum. Bir şirkette marka çalışmalarını yapacak olanlar pazarlama, pazarlama iletişimi, pr, marka stratejisti, marka sorumlusu değil sadece. Şirketin tüm çalışanlarının dahil olduğu bir marka yönetimi yapmak, o şirketi farklı bir yere taşır. Bu konu, bir başka yazının konusu tabii. Daha sonra bu konuyu da detaylı olarak yazarız.
İnternet’te yapılan çalışmalarda, şirket personelinin dahil olduğu sosyal ağlar yaratılıyor. Mesela IBM, çalışanlarının bir arada olduğu bir sosyal ağ yarattı ve herkes bu sosyal ağ üzerinde tıpkı facebook’ta paylaştıkları gibi bilgileri paylaşıyor. İngiltere’de de bir polis kendi blog’unda Emniyet teşkilatı ve hükümetin basiretsizliklerinden yakınan bir yazı yazdığı için tutuklandı. Çalışanlarınızın İnternet üzerinde markanız ve şirketiniz hakkında neler yazdığını görmeniz, aksiyon almanız gerekebilir. Aslında bahsedeceğim bu da değil.
Tüm bunlar bize şunu söylüyor: yaptığımız çalışmaları İnternet’te yayınlanan mecralarda güzel güzel anlatmalıyız. İnternet ortamında yaşayan herkes bizim markamız hakkında pozitif mesajlar almalı. Evet bunlar da doğru. Bunları da yapmalıyız. Diğer taraftan markanıza zarar verebilecek yazıları ve yorumları tersine çevirmek için pek çok çalışma yapmaya başlayabilirsiniz. Bunun için şirketler değişik yöntemleri tercih ediyorlar. Benim önerim ise çalışanları bu işe dahil etmek. Tabii önce marka çalışmalarında onları işe dahil etmiş olmanız, çalışanların markanıza sahip çıkan çalışanlardan oluşması şartı var. Bu şartlar sağlanmış ise marka hakkındaki İnternet yayınlarını takip etmeye Çağrı Merkezi çalışanlarınızla beraber başlayabilirsiniz. Bu şartlar sağlanmamışsa ne kadar çok paranız olursa olsun, Google AdWords’e, SEM ve SEO’ya milyon dolarlar aktarsanız da başarılı olamazsınız.
Sorular:
* Çağrı Merkezi çalışanlarınız zaten telefonlara bakmakla meşgullerken sizin için ne yapabilirler?
* Onlar müşterilerin sorunlarını çözmeye çalışırken bir yandan İnternet’te mi dolaşacaklar?
* Sizin şirketinizde bazı sosyal ağların listesi var ve bu listedeki sitelere çalışanlar erişemiyorlar mı?
Muhtemel yanıtlar:
* Çağrı Merkezi çalışanlarımızın tek görevi telefondaki müşterilerimizin sorunlarını çözmektir.
* Çağrı Merkezimizin kullandığı standart program dışında İnternet erişimleri yok.
* Çağrı Merkezi çalışanlarımızın İnternet erişimi var. Ama facebook, MySpace, twitter, friendfeed vb. sitelere erişim kapalı.
Yukarıdaki sorulara yanıtlarınız hemen altındaki yanıtlar gibiyse şirketinizin bir web sitesi olduğuna emin olun. Bundan sonrasını okumak için başka zaman bekleriz.
Çağrı Merkezi çalışanları markanın müşteriyle karşılaştığı ikinci yüz. Ürün veya hizmetiniz hakkındaki şikayetlerle ilgili en fazla bilgiye sahip kişiler. Çağrı Merkezinden sorumlu genel müdür yardımcınız bile bu kişilerden daha az bilgiye sahip. Çünkü size rapor eden bu kişi, sadece size verdiğinden daha detaylı raporlara hakim sadece. Çağrı Merkezi çalışanlarına İnternet üzerinden gelen şikayetlerin değerlendirilmesi ve negatif mesajların pozitif mesajlara dönüştürülmesi için bir çalışma başlatacağınızı anlatan bir toplantı yapın. Bu işin gönüllülük esasına dayalı olduğunu herhangi bir ek ödeme yapılmayacağını ve günde bir saatlerini bu iş için ayırmalarını beklediğinizi belirtin. Eğer %15′in üzerinde bir talep alırsanız markaya bağlı çalışanlarınız olduğu için mutlu olup yeni başarılara giden yolda hedeflerinizi de yenileyin. Eğer bu sayı %5′in altında ise markaya inanan çalışan sayısını arttırmak için insan kaynakları departmanınız ile birlikte yeni bir çalışma başlatın.
Bu satırlara gelebilmiş patronlara ne mutlu. Şirketiniz şu anda iyi bir konumda ve siz bu konumu korumak ve daha yukarı taşımak için İnteret’i kullanma kararı almışsınız. Başarı yakın, çalışmaya devam.
Çağrı Merkezi çalışanlarından İnternet’te hakkınızda yazılmış yanlış bilgilerin olduğu web sitelerini ve negatif mesajları raporlamalarını isteyin. Hatta çözebiliyorlarsa bunları:
* Bir habere yapılmış yorum ise, yorum yazarak,
* Tüketici şikayetlerini barındıran bir web sitesi ise, site yöneticileri üzerinden müşteriye ulaşarak,
* Tüketiciye e-posta göndererek,
* Telefonla arayarak çözmeye çalışsınlar.
Müşterinizin sorunu, yerinde çözülmesi gereken bir sorun ise, şirket araçlarınızı bu işe seferber etmeye çalışın. Bunu, bir havayolu şirketi olsanız bile yapabilmelisiniz. Bir sorun yaşayan müşteriye sorununun çözümü için yapılacak bu tarz bir jest kulaktan kulağa yayılacaktır. Hizmet kalitesindeki ününüz, hızla yayılacaktır.
Müşteri şikayetleri ve bunların çözülmesi dışında, kendi ilgi alanlarında hazırladıkları web siteleri, bloglar varsa buralarda nasıl yer alabileceğinize bakabilirsiniz. Sosyal ağlarda gördükleri negatif grup, uygulama, oyun ve yorumları da paylaşabilirler.
Markaya inanan tüm çalışanlar, yukarıda saydıklarımı yapabilirler. İlk başta bunların gönüllülük esasına dayandırılması gerektiğini söylemiştik hatırlarsanız. Gönüllü olarak bu çalışmalar yapıldığında siz bundan fayda sağlarsanız -ki sağlayacaksınız- bunun küçük bir kısmını çalışanlarınızla paylaşmayı ihmal etmeyin. Bu tip jestler, çalışanların gözünde de markanızı yukarılara taşıyacaktır. Bir sonraki çalışmada daha fazla katılımı sağlama şansınız da artacaktır.
Hadi bakalım çalışmaya başlayın. İlk adım neydi hatırlıyor musunuz? Marka stratejistinizi ve pazarlama ekibinizi çağrı merkezi çalışanlarınızla biraraya getirmekle işe başlayabilirsiniz.
Hastalıkta sağlıkta, iyi günde kötü günde…
Posted by admin in Dijital PR on 18/06/2009
Bizim şirketlerimiz internetten anlamıyor deyince kızıyor, aman yazma etme diyorlar. İnternetten anlamayanlara internetten anlıyorlarmış muamelesi yapınca da kendilerini matah bir şey sanıyorlar.
Bir şirketimiz geçtiğimiz günlerde internet üstünde daha çok okunmak ve kendini önemli gösterebilmek amacıyla yeni bir uygulama başlattı. Kendini okuyup yakından takip edenlere minik ve güzel hediyeler verecekti. Böylece gel gel yapacaktı ve herkes onun etrafına toplanacakır. Fikir hafif sakatlıklar taşısa da kendi içinde tutarlı ve neredeyse iyiydi.
Ne var ki bu şirketin şanssızlığı ürününün başına çok kötü şeyler geldi. Ürünü şirketin doğasını kaldıramayacak büyüklükte hatalar yaşadı ve müşterilerini kendinden birkaç saatliğine de olsa soğuttu. (Niye bu kadar üstü kapalı yazıyorum? Bu konuda ne yazık ki öyle yapmak durumundayım. Normalde yazmamam bile gerekebilirdi ama konunun özünün şirket ismi vermeden dahi tartışılması gerekiyor)
Sonuçta şirket şöyle çok kötü bir pozisyonda kaldı: Belki de kurulduğundan beri yaşadığı en büyük rezillikle karşı karşıya. Ama o internet üstünden insanlara ne kadar güzel bir şeyler yaptığını söyleyip duruyor. Gazeteciler, vatandaşlar, milyonlar ondan neler olup bittiğini öğrenmek istiyor. Ama o internet üstünden yaptığı güzellikleri sıralayıp duruyor. Okuyanlar sinirden küplere biniyor. Sinirler geriliyor. O anda bu şirket internette hiç olmasa, bu mecradan insanlara yaklaşmamış olsa belki çok daha iyi olacak…
İnternet ortamını bilmeden girenler için söylemek istiyorum: Bu ortam aynı evlilik gibi. Sadece iyi günde, restorana diskoya sinemaya gitmek için beraber olmuyorsunuz. Bunun iyi günü var, kötü günü var, hastalığı var sağlığı var. Bir kere girince ölüm ya da bir embesil sizi ayırana kadar beraber olacaksınız orasıyla. Aksi düşünülemez.
Eğer bunun aksini düşünen varsa internete hiç girmesin, şirketini bu ortama sokmasın. Eğer zaten girmiş olanlar varsa da sessiz ve derinden çıksın söz veriyorum kimseye söylemeyeceğim.
Size “marka” diyebilir miyim?
Posted by Ceyhunc in PR Dünyası on 18/06/2009
Halkla İlişkiler’den hiç anlamam. Dijital olanını da Hatice Ayan’dan yeni duydum… Ancak ben bir “müşteri”yim. Fazla “yağlısından” sayılmam. Buna rağmen konvansiyonel ve dijital varoluşumla “hedef”im. Hal böyle olunca ve kariyerimin 90’ların son yarısına tekabül eden döneminde Vestelnet’te Internet servis sağlayıcılığında yatay ve dikey portal yöneticiliği de yapınca; bDijital PR, una ilaveten gazete/dergicilikten gelen PR şirketleriyle etkileşimim olduğundan dolayı daaa; Internet üzerinde yapılan pazarlama veya PR “işleri” üzerine ukalalık edebileceğimi düşündüm. Rezil olmam inşallah…. Zaten yazıyı yazmak da benim fikrim değildi. Hatice Ayan’a teşekkür ediyorum…
Hazır söz fikirden açılmışken, “İnsanlar sadece fikri alırlar” sözünün sahibi B.J. Cunningham’ı yazının omurgasına oturtarak başlayayım. Evet! İnsanlar sadece fikri satın alırlar. Dijital PR’da yüceltilen pazarlama fikrinin önemini algılamak için, örneklemede bir margarini seçersek; hemen aklımıza annemiz gelebilir. Annem muhtemelen ucuz ve önceden “deneyimlediği” bir ürünü seçecektir. Fikir nerede?
Oysa kalp dostu, tatlandırılmış veya birçok “fikirle” segmentasyonu yapılmış “margarinler”, büyük süpermarketlerde kapladıkları alanı arttırmış görünüyor. Demek ki, basit bir margarin bile az da olsa “fikir” içeriyor. Bazen bir insanda bile rastlayamayabiliyorsunuz. (Son kelimenin yazılışından emin değilim!)
Fikir ürünü bir şeyi üretmekten ziyade, satmak zor olan kısmı. Bu yüzden reklam ajanslarındaki copy writer, art director arkadaşlar bir reklam filmi yapıveriyor. TV’de yayınlanıyor. Halkla ilişkiler şirketi bir kalp vakfı ile event + haftasonu ilavelerine bir bülten giriyor. Bu süreçte milyonlarca dolar harcanıyor. Ancak iş, günlük yevmiyesi (50 TL!) olan satışın yapıldığı yerdeki (Migros mesala) stand hostesi kızcağıza kalıyor. “Denemek ister misiniz? Şook güseeell..”.
Gerçek dünyada işler benim gördüğüm kadarıyla böyle yürüyor.
Gelelim Internet’e. Internet üzerinden ürün, hizmet satışı başlı başına bir konu. Ancak Internet’i “gerçek” dünyadaki bir satışa aracılık etmek için kullanmak ise yazıma konu olacak husus. Yani PR’dan anladığım bir iki şeyden biri olan pazarlama süreçleri ve iletişiminde “kontrollü kurumsal bilgi etkileşimi”.
Bir ürün veya hizmetin Internet üzerinden pazarlanmasında en temel giriş seviyesi, “banner” (ki eskisiyle karşılaştırıldığında çok parlak uygulamalar var). Daha sonra PPL ile “herkese” veya “çekilişle” ödül, özellikle biracı/colacılarla ve genel olarak FMCG’cilerle başlayan “eğlence/içerik”, yarışma, oylama portalleri vs. diye uzayan bir çeşitlendirme yapılabilir.
Sosyal ağlar, bloglar, forumlar, çöpçatan siteleri, içerik siteleri ve yorum alanları Internet’te şu an en işlek caddeler. Ajanslar buralarda marka görünürlülüğü sağlamak, mesaj vermek için yırtınıyor. Mesajı alan “müşteri”yi ise genellikle iyi tasarlanmamış, dandik bir web sitesi yönlendirmesi bekliyor. Bir de tüketici faydası tanımsız form dolduruşları. Ne yapacaklarsa o bilgileri… (Not: Sorsan hepsi CRM’ci ancak kullanananı görmedim).
“Deneyim ekonomisi” kavramı bayatladığından, yağlı ve üzerine hellim peyniri eriterek servis ederek diyorum ki, deneyim yaşatmayan her marka, yakın bir gelecekte ölecek. İkea’dan alışveriş yapmamın %50’si tasarımları beğenmem ve satın alınabilir olmalarıysa; geri kalan üzerine oturduğunuzda anlayamadığınız basit bir afilli ahşap sandalyenin 14 parçadan oluşması, bunu 1 saatte birleştirmeniz ve bunu yapabilmenin verdiği “gerizekalı değilim!” duygusal tatmini. (İtiraf eden az çıkar. Erkeklerle İkea arasında bir challange vardır). Dedim ya bayat kavram sizi bozmasın diye, “duygu ekonomisi” kavramı da benden… Biri illaki düşünmüştür ancak bu benden…
Bazı reklam filmlerindeki yaratıcılığa o kadar hayranlık duyuyorum ki, TV’de zaman zaman normal yayın akışından daha keyifli içerik sunan reklamları desteklemek için o ürünü alıyorum. Çünkü bana o an yaşattığı deneyimden arta kalan duygu çok güçlü. Ya herkes böyle ve farkında değil (tüketim davranışları bağlamında) ya da doktora gitmem lazım! Bende bir tuhaflık var. Çünkü uçuş mili veren bir kredi kartı reklam filmi önce 5 dakikalık bir depresyona soktu beni, sonra hayatımı değiştirmeye karar verdim. Ne yazık ki halen bedava bilet için mil biriktirmekle meşgulüm. Ancak sayılı mil elbet birikir, eski hayatım da biter elbet bir gün…
Kadınlarla ilgili öğrendiğim en önemli “tüyo”, yaptıklarınızı unutabilirler ancak hissettirdiklerinizi asla! Aynı şey “müşteriler” için de geçerli. Demek ki, aşk erkeği kadınsılaştırır diyenler haklı. Alışveriş yapan herkes aşk önermesindeki gibi kadınsılaşıyor (yani duygusallaşıyor). Not: Erkekler duygusallaşma konusunda iyi ısıtılması gereken Volvo motoru gibidir… Isındığında yolda bırakmaz.
Bu yüzden mesajı göze sokmak “out”, mesaja çekmek “in”. Bu adi bir tuzak gibi görünüyor. Ancak işin özeti bu. Baksanıza ben bile bir önceki paragrafta Volvo “reklamı” yapmışım, farkında değilim. Bu yazıda sanal reklam uygulanmaktadır diyeyim de, Internet üst kurulundan ceza almayalım.
Velhasıl blog yazısı uzatmaya gelmez. Belki bir sonraki yazıda, müşteri/marka ekseninde ele aldığım bu konuyu; tüketici/tedarikçi şekliyle ele alacak zihin açıklığı diliyorum kendime.
Çünkü esas dolu olduğum konu bu. Küçük bir ipucu vermek gerekirse; temassız kartların yaygınlaşmasına şahit oluyorsunuz. Örnek: Starbucks’ta kuyruk yaratmamak, kuyrukta da beklememek için ayaklarınıza ve diğerlerine saygıdan dolayı kullanmamız icap eden bişi. Temassız kart doğal olarak kendi markalamasıyla bir bankanın mülkiyetinde. Bankacılık kanunu gereği 3.kişilere kimlik bilgilerinizi açılması yasak vs.. Bu yüzden cüzdanımızda süpermarket, yapı market, AVM vs. için bin tane kartla dolaşıyoruz. Eee dediğinizi duyar gibiyim.
Hakkımızda sadakat kartlarıyla bir sürü veri toplanıyor ancak mass gönderilen indirim haberleri haricinde e-postanıza veya cebinize ne geliyor Allah aşkına?.. Ya da biriken hediye puanlarla kasa indirimi?.. Hepsi o kadar…
Gelecekte banka/tedarikçi/veri yönetimi konusunda çok heyecan verici işbirlikleri olacağını, “icazetiniz” olması halinde tüketim davranışlarınızdan “sizi” sevgiliniz kadar iyi tanıyan bir bankanız/satın aldığınız markanız olacağını ve siz tüketerek “yaşarken”, işlediği verilerle ihtiyacınızı daha siz tanımlamadan ya da sigortanız biterken, krediye ihtiyaç duyduğunuzu, tatil önerisi yapan, sevgilinizin doğum gününde hediye öneren vs. bir ya da birden çok “markanız” olacak desem? (Dermişimden iyi en azından). Bunun ara yüzü Internet mi olur, mobil mi yoksa TV mi? Bunu da yapan banka mı olur yoksa bir GSM şirketi mi? Orasını bilemem… Ancak “Aayyy ooo kadar da girmesinler hayatımın içine yaaaa” demeyeceklerdenseniz (ki ben girsinler. Hayatımı biraz da bir kadın değil banka yönetsin bakalım, tartışma olmaz en azından diyenlerdenim), yaşayacak bolca “deneyim” ve size zaman kalacağını öngörüyorum.
Uzatmadan sonsöz. Halkla ilişkiler, müşteri ilişkileri vs. boş. Markanın sana Internet’te ya da dışarıda yaşatabildiği deneyim ve hissettirebildiği duygu ile coş!
Ceyhun Canbazoğlu
SSDD
Posted by OneLastTry in Dijital Dünya on 17/06/2009

Space chicks
Eski özlü sözlerin hükmünü yitirdiği, artık başka şeyleri söylemenin gerektiği 21. yüzyıla hoş geldiniz. Geçtiğimiz 8 yıl, 6 ay ve 17 gündür bir mağarada yaşayan ya da kafasını toprağa gömmüş olanlar için kısa bir özet geçeyim. Nasıl bir çağda yaşadığımızı, başımıza neler geldiğini anlamaya çalışalım.
Birkaç soru ile başlayalım. Bakalım hatırlayabilecek misiniz? ”Netscape’in yeni browser’ı Explorer’ı tahtından indirebilecek mi?”, “Altavista mı yoksa Yahoo mu daha iyi sonuçlar buluyor?”, “İnternet bağlantımı 128 yaptırdım, acaba şimdi daha mp3′ü çekerken dinleyebilecek miyim?”, “Hangi portal daha başarılı?”, “Cep telefonumla resim çekmek için 1 milyar vermek zorunda mıyım?”
Özetlemek gerekirse o günün koşullarında kritik önemde değerlendirdiğimiz sorunların hiçbirisi şimdi hayatımızda yok. Bugünün sorularının kısaca üzerinden geçelim; ”Chrome ne zaman mobil ortamda karşımıza çıkacak?”, “Google Android gerçekten ortak bir platform mu?”, “Facebook neden yarattığı trafikle orantılı bir para kazanamıyor?”, “Türkiye, Avrupa’nın en interaktif ülkesi. Peki bu iyi bir şey mi?”, “Wikipedia’daki bilgilerin değiştirilebiliyor olması onları değersiz yapar mı?” Bu sorular neden bu kadar hızlı değişiyor?
Öyle bir çağdayız ki, aklımıza gelen bir pazarlama fikri çoktan birisi tarafından dünyanın bir yerinde hayata geçirilmiş oluyor. Doğrudan değilse bile bir benzeri muhakkak denenmiş, başarılı ya da başarısız ölçümlenmiş bir fikir birliği içerisinde yaşıyoruz. Amerika’da bir gün önce denenen bir yöntem ya teknik, aynı anda dünyanın birkaç farklı yerinde çeşitli varyasyonlarıyla ertesi gün hayata geçiyor. Fikirlerin gerçek sahibinin kim olduğu giderek flulaşıyor, önemini yitiriyor.
Önemli olanın fikrin orijinalini bulmanın değil, ondan para kazanmanın olduğu bir çağ var karşımızda. Yok o 20. yüzyıldı… Bu çağ kesinlikle daha farklı olmalı… İstediğiniz kadar çırpının bu fikir benim fikrim diye. Mahkeme mahkeme dolaşın, mafyaya başvurun. Sizden önce birisi o fikri büyük bir telekom şirketine yasladıysa, size ancak torunlarınıza anlatacağınız bir hikaye kalır. Değişik değil bu da…
Ya da yılmazsınız, hemen daha iyi bir fikir bulabilirsiniz. Sizden o fikri çalanın uygulamalarındaki boşlukları değerlendirirsiniz. Hatta bir başkasının fikrini çalarsınız. Ya da sizden çalınan fikri geliştirip, sizden çalanın bir yöntemini de çalarsınız. Ne fark eder ki, paraya dönüşmedikçe fikirlerin ne önemi var? Örnekleri bir kenara bırakıp şunu sormamız gerekiyor.
Dijital dünyanın analog olandan ne farkı var? Amerikalılar bu durum için SSDD diyorlar (Same Shit Different Day).

Ben pesimist değilim... Her şey aynı
Yeni yüzyılın farkı şu… Artık, Matrix filmine gönderme yapıyorsunuz sanılacak diye Baudrillard’dan alıntı yapamıyoruz. Artık yabancı dizileri televizyonda seyretmek yerine Amerika ile aynı anda seyrediyoruz. Bilgisayarda daha çok zaman geçiriliyor diye asosyal mi olunuyor? Tek başına evde oturup kitap okumaktan daha asosyal olmamalı. Bir de şu var: Artık sadece insanlar değiştirebiliyor diye Wikipedia bilgileri horlanıyor. Diderot’dan ne farkımız var? Onların zamanında da yalan yanlış bilgilerle doldurulmuş kafalarına göre düzenlenmiş kitaplar okuyorduk. Her şey bu kadar aynıyken kirli bilgiden niye rahatsızız?
Bu konular üzerine yeteri kadar düşünüyor muyuz? Allanmış pullanmış eski kavramları ya da onlarca hatta yüzlerce yıldır kullanılan uygulamaları ne zamana kadar ağzımız açık seyredeceğiz? Daha dibe batabilir miyiz dersiniz? Daha kaç gün pilav yeriz? Elimizde bu kadar bilgi varken hem teknolojide hem de marketing tarafında uygulamadan ileri gidemiyor olmamız küçükken yeteri kadar fosfor alamamamızdan mı?
Kişisel bir notla bitireyim. Zamanında Tenten okurken en uyuz olduğum karakterler Dupont ve Dupont kardeşlerdi. İkisi birbirinin söylediğinin aynısını söylerdi. Ama ben farklı bir şey söylüyorlarmış gibi iki balon arasında farklılıklar arardım. Hayatımın böyle geçeceğini bilseydim o zamanlar balonlar arasında farklılık aramayı bırakır, kendi içgüdülerimi dinlerdim.