Archive for March, 2010

Şair burda bayrağa seslenmiş

Biz küçükken 12 Eylül darbesi olmuştu. Tam o yıllarda Atatürk de 100 yaşına girdiği için okullarımızın en sevilen aktivitesi şiir okumak, ama bunu yaparken de bunu da bağıra bağıra yapmaktı. Kim en çok bağırarak şiir okursa onun okuduğu daha makbul olurdu. Müdür ve öğretmenlerimiz de mutlaka kızararak şiir okuyan bu kardeşimizin başını okşar hatta çok duygulanırlarsa yanaklarından öperlerdi.

O zamanlar kimse bize okuduğumuz şiirin anlamını sormaz, bunu bilmemizi de beklemezdi. Biz bağırandık, öteki öğrenciler orada bunu dinleyendi. Şair bir anlam vermişti şiire ama biz neden dinleyen büyüklerin gözlerinin dolduğunu bilemezdik. Öğretmenimiz şiiri bize anlatmak açıklamak istediğinde “şair burda bayrağa seslenmiş” der geçiştirirdi. Biz de ne bilelim tamam der otururduk.

Aradan onlarca yıl geçti. Bugün aynı ülkede farklı zamanlar yaşıyoruz. Önümüze interneti koymuşlar, oradan farklı yazılar ve konular seçerek okuyor birbirimize gönderiyoruz. Hele sosyal medya güzelliğinin içinde gönderim yaparken herkes bizim bulduğumuz (başkası tarafından yazılmış olması farketmez genelde bu yazılar bulanındır) yazı beğenilsin diye aynı küçüklüğümüzde yaptığımız şeyleri uyguluyoruz: Konuyu abartıyor, konuyu en çok beğenen insanların gruplarına özel notlar yazıyoruz. “Bu ülkede demokrasi kalmamış, bu ülkede teknoloji bitmiş sürünüyor, tuttuğumuz takım çok kötü oynuyormuş…” Bunları anlatırken damarlarımız şişiyor, yüzümüz kızarıyor. Çoğu zaman esas bilginin içinde neden bahsediliyor pek bilemiyoruz. Birileri başımızı okşasın hatta duygulanıp yanaklarımızdan öpsün de motive olalım istiyoruz.

Haberin kendisinde aslında pek bir şey yok. Şair hepi topu bayrağa seslenmiş. Ama biz bu seslenmeyi farklı insanlar bizi beğensin diye kullanmaya çalışıyoruz. Kendi duygularımızı dile getirsek, kendi fikirlerimizi yazsak… Belki çok daha iyi olacak ama ülkemizde bize böyle öğretmemişler. Tamam hepimiz bir bayrak şiiri yazacak kapasitede değiliz. Belki bu kadar farklı bayrak şiiri de yazmak gerekmiyor. Ama düşünsenize 12 Eylül darbesinin hemen ardından küçük bir kız bayrağı ne kadar sevdiğini kendi cümleleriyle anlatmış olsa herşey ne kadar daha güzel olurdu…

Bugün bun yapabilecek bir internet forvırdçımız var mı?

No Comments

275′e 44 tarih yazmak – Türkiye’nin ilk bannerı

İnterneti daha yaşanır hale getiren, herkesin burayı geliştirmesini sağlayan, internetin öncesi ve ahiri nedir? Her medya ortamında olduğu gibi reklam. Tabii ki reklam.

Dünyada internetin başlamasıyla birlikte başlayan reklam çalışmaları, Türkiye’de kurumsal içeriğin ortaya çıkmasıyla kendini gösterdi. Ama hiç merak ettiniz mi ilk reklamlar nerede çıktı? Bunları kim verdi? Nereye verdi?

Yıl 1997. Şubat ayları. Milliyet gazetesi içinde kurumsallaşma çalışmaları hızla ilerliyor. O zamanlarda bankalarda inanılmaz bir yazılım patlaması yaşanıyor. Kurumsal yazılımlarda o zamanın tartışılmaz lideri IBM’in LOTUS isimli yazılımı. Daha güvenli, daha oturaklı, daha hızlı, daha şekilli. Her şeyin dahası. Bankalar 1995 krizinden yeni çıkmışlar, 2000 sonunda büyük kriz olacağından habersizler. Bu yazılımı kiloyla alıyorlar. Ama henüz gazeteler için çok erken. Ama gazetelerin IT departmanları bu ürünü denemek de istiyor. Öyle bir paketle iki paketle de denenecek bir şey değil. Birkaç alım yapmak gerekiyor ama gazetelerin de durumu her zaman olduğu gibi çok iyi değil. Maceraperest IT yatırımı zor gözüküyor.

O yıllarda Milliyet Gazetesi’nin internet sitesini yönetiyordum. Güzel bir öneri geldi daha sonra (o yılın sonunda) karım olacak akıllı hanımefendiden: Sizin siteye tanıtıcı banner verelim. “Bunun karşılığında IT departmanınıza 50 bin dolarlık ürün sağlayalım.” Fikir güzel. Bütün dünyada görüyoruz banner olayını. Animasyonlu banner yapmayı da biliyoruz ard arda gifler koyarak. Neden olmasın? Peki nasıl yapacağız? Bir süre dursun. Ne kadar? Mesela bir ay…

Şimdi dinamik yapılsa sayaç konsa, kod yazılsa höt zöt şeklinde akıl yürütecek aklıevveller gelmeden önce söyleyeyim: Sene 1997. Milliyet internet sitesi kurulalı 4 ay olmuş. Biz notepad üstünden kodları elle yazıp yazıları gömerek internret sitesi yapıyoruz. Beher HTML dosyası teker teker elle oluşturuluyor. Daha Homesite isimli işimizi kolaylaştırması gereken programın kısa yollarını bile öğrenememişiz. O kadar erken ki her şey için… Bunun için dedik ki bir süre, mesela bir ay dursun bu banner. Tıklayan tıkladığı kadar bakar… Bu adresten de görebileceğiniz gibi sitenin en tepesine ana logonun yanına elle olarak yerleştirdik.

o zamanlarda oturmuş banner boyutları yoktu. Olsa da bizim yerimiz belliydi ve oraya onu öyle girecektik. Milliyet bir sonraki reklamı hangi taripte aldı bilmiyorum. Çok umurumda da değil. Ama biz 275 X 44 boyutlarında tarih yazdık.

O zaman bunun tarihi bir eser olacağını bilmiyorduk. Gerçekten de oldu.

Aradan yıllar geçti. Bu yıllar içinde reklam aldım, reklam verdim. Siteler kurdum siteler yönettim. Türkiye’nin çok güzel insanlarıyla, en büyük patronlarıyla çalıştım. Doğan şirketler gördüm ve batanları. Sarfedilen milyonlarca doları, etkinlik diye yutturulan sosyal safsataları… Büyük şirketler doğuranları, büyük yazılar yazanları, küçük kalmayı seçenleri, şarlatanları…

Hiçbir gün o günler gibi olmadı…

No Comments

Twitter’ın müdürü nasıl olunur?

Dünyanın dört bir yanını saran, bireylerden kurumlara kadar herkesin üstüne atladığı sosyal medyanın en bilinenlerinden biri Twitter. Peki bu kadar insan bu işin peşinden koşuyorsa, kendini ifade etmek ve herkes tarafından takip edilmeyi kim istemez? Nasıl yapacağız sorusuna cevap bulmak için çalışmalarımızı hızlandırdık. Mesela hep beraber girelim ve bu işi en iyi yapan kimmiş bir inceleyelim.

Twitter’ı en iyi yapan demek ne demek? Tabii ki orada en fazla insan tarafından takip edilen demek. Kim en fazla insan tarafından takip edilen? Tabii ki Ashton Kutcher. Kutcher dediğimiz insan kim? Hangi şirketin CEO’su? Hangi gazetede yazıyor? Hanrgi önemli fikirlerin yaratıcısı veya bilimadamı? Hiç…

O 1978 doğumlu bir aktör. TV ve sinema filmlerinin adamı. kendinden 16 yaş büyük Demi Moore ile evli. (Doğru şartlar bir araya gelmiş olsa Kutcher onun çocuğu olabilirdi) En çok bilinen, en azından televizyon kanallarının peşinden koşmamış olanlar için en yakından tanınan filmi Kelebek Etkisi… Onun dışında Punk’d gibi bilinen televizyon dizileri var. Zaten gencecik çocuk ne kadar eski filmleri olabilir ki?

Bu adam neden bu kadar meşhur? Neden 4 milyon 670 bin kişi tarafından takip ediliyor? Bakalım hemen. Bundan 14 ay önce Twitter dünyasına duhul olmuş. 337 kişiyi takip ediyor. Bunların içinde Conan o’Brian ve Bill Gates gibi isimler var.

Günde en az 7-8 girdi sağlıyor Twitter dünyasına. İnsanlara cevap veriyor. Ünlü adam cevap verince bildiğiniz gibi uçuyor size üye olanların sayısı. Mesela son 100 günde 470 bin kişiye yakın yeni kullanıcısı olmuş. Şubatta 5 gün delirmiş gibi girdi yapmış ve ortalaması 4500 iken o beş gün içinde günde ortalama 13 bin yeni kişi tarafından takip edilmeye başlamış.

Neler yazıyor sevgili Ashton? Demokrasi de süper bir şeydir gibi kendine biraz bol gelen laflar ediyor. Ey Amerikalılar toplanın demokrasi sizin elinizde diyor. Amerikan Kongresi’ni eleştiriyor (bu noktada Ermeni Tasarısı konusunda değil eleştiriler ki siz zaten bunu tahmin etmişsinizdir) Rahibe Teresa’dan şahane alıntılar yapıyor. Cuma günü eve dönmek seksten sonra yatmak gibi siz akıp coşmak istiyorsunuz ama vücudunuz uyumak istiyor gibi enteresan göndermeli laflar ediyor. Buna soru soran şanslı kişilere takılıyor ara sıra… Naber filan diyor öyle entelektüel tartışmalar düşünmeyin sakın.

Twitter adı da öyle alengirli bir şey değil: Aplusk ismini seçmiş kendine… Krizi de yok fırlama çıkıntıları da. Ben buradan şu çıkarımı yapıyorum: Çook meşhur bir adam olmanız şart değil. Çok önemli şeyler söylemeniz de şart değil. İlk gün anahtarı çevirmek için biraz tanınmışlığınız olsun, bunun üstüne herkesle konuşacak ne yaptığınızı yazacak vaktiniz olsun… İşte Twitter dünyasının bir numarası sizsiniz.

Bunu Türkiye’de Twitter müdürü olmak isteyenlere duyururum…

No Comments

Twittercılar nereden başlıyor?

Twitter’da büyük bir hesap yönetince insanların ilk kez nereye girdiklerini görebiliyor ve bu konuda kendinizi geliştirme fırsatı buluyorsunuz. Bu bakış açısından yola çıkarak çaylak Twittercıların ilk kez takip ettiği yerleri sizler için çıkardım:

http://twitter.com/turkcell
http://twitter.com/TurkishAirlines
http://twitter.com/bbcturkce
http://twitter.com/ntv
http://twitter.com/Greenpeace_Med
http://twitter.com/GalatasaraySK
http://twitter.com/DrOz
http://twitter.com/ntvmsnbc
http://twitter.com/power100fm
http://twitter.com/cnbcetv
http://twitter.com/YoncaEvcimik
http://twitter.com/YALINonline
http://twitter.com/kivanctatlittug
http://twitter.com/BerenSaatt
http://twitter.com/Niltakipte
http://twitter.com/sozluk
http://twitter.com/CNNSonDakika
http://twitter.com/BkmMutfak_
http://twitter.com/CokGuzelHareket
http://twitter.com/HTGazete
http://twitter.com/cnnturkcom
http://twitter.com/volkankonak

Bu verilerden yola çıkarak çok da bilimsel olmayan birkaç çıkarım yapmama izin verin:

  1. Twitter kullanıcıları kendi eş ve dostlarından önce çok bilinen firmaları takip etmeye başlıyor
  2. Firmaların hemen ardından haber siteleri yoğunlukta geliyor. Bu noktada da en çok bilinen gazetelere değil Cnbce gibi TV kanallarına yöneliyorlar
  3. Twitter üstünde magazinsel simalarda yaptıkları seçimleri o ismin bilinirliği değil, bu ortama verdiği katkı belirliyor. Daha çok içerik giren otomatik olarak daha çok takip ediliyor
  4. Kişiler; firma, gazete ve magazinsel isimlerin ardından arkadaş edinmeye veya mevcut arkadaşlarını eklemeye başlıyor

Kim bilir belki bu alanda etkinlikler düzenleyen arkadaşlarımızın işini görür bu bilgiler…

No Comments

Sosyal medyada nerenizden bahsedilsin istersiniz?

Diyelim ki bir iş görüşmesine gittiniz. Kendinizi beğendirmek istiyorsunuz. Ana amaç (günümüz kriz ortamında) işe girebilmek, ikincil amaçlar mümkün olduğunca yüksek avantaj (maaş, sosyal haklar, vs…) elde etmek. Toplantıdan çıkarken sizin neyinizden bahsedilmesini isterdiniz? Eteğiniz ya da sakalınızdan mı? Çantanızdan mı? Oturuşunuzdan mı? Zekanızdan mı? Sorunun doğru bir tek cevabı yok. O yüzden buraya takılmayın. Cevap her ne olursa olsun başta hedeflediğiniz bir şeyse başarılısınız demektir.

Gelelim bunu mevcut dünyaya yansıtmaya… Bir şirketiniz var. Reklam yapmak istiyorsunuz. Sonuçlarını düşünerek kurgu yapar, metin yazdırır hatta ajans seçersiniz değil mi? Reklamın sonunda iletişiminiz satışa dönüşmüşse ne mutlu size. Ama reklamlar yayınlandıktan sonra eğer reklamda oynattığınız kadın, reklamın müziği gibi satışınızı ya da kimlik algınızı kımıldatmayacak şeylerden bahsedildiyse yüksek bir ihtimalle “hadi bee” deme hakkı doğar size. Bir yerlerde yanlış yapmış, bir şeylerde başarısız olmuşsunuz anlamına gelir bu.

Sosyal medya diye tabir ettiğimiz güzelliklere bakalım hep beraber. Ana amaç nedir? Toplumun farklı kesimlerine ulaşarak ürün ve hizmetlerinizin iletişimini yapmak… Bundan konuşuluyor olmasını sağlamak. Böylece iletişimi satışa ya da satış sağlayacak bilinirliğe dönüştürmek. Eğer bunu yapamadıysanız o iş yanlıştır.

Sosyal medyadan birkaç kanaat önderi seçmek ve bu kişileri hediyeye boğmak. Hediyeleri alan kişilerin bunlardan bahsetmesi… Bunun satışa nasıl dönüşeceği konusunda şüphelerim var. Nedenlerini hemen sıralayayım:

  1. Hediyeyi alan kişinin insani bir utanmayla hediye aldığını söyleyememe durumu her daim mevcuttur
  2. Hediye alan kişinin hediyeyi anlatması durumunda diğerlerinin (mesela okurların) bir kıskançlık yaşaması çok insani ve doğal bir harekettir.
  3. Hediye alan kişinin sadece hediyelerden bahsetmesi ve hediye edilen ürün veya hizmeti insani bir utangaçlık içinde anlatamaması, hatta “beni hediyeyle satın alamazlar” bakış açısıyla hafif yollu yermesi muhtemeldir.
  4. Hediye alan kişinin içinin kaldırmaması ve hediyeyi iade ederek bunu ifşa etmesi, böylece algının tamamen negatife dönmesi muhtemeldir.

Bu kimi olumsuzlukların yaşanmaması için hediyeyi farklı paketleme ve sunma teknikleri hediyenin değerini artırmayacağı gibi en baştaki doğru mesajı verme işlemine de zarar verecektir. Örneğin kanaat önderi dediğimiz insan bir şekilde hediye paketinin içeriğinden değil “dışarı”ğından bahsetmeye başlayacak ve kelimenin tam ve her anlamıyla araçlar amaçların önüne geçecektir.

İletişim alanının internet olması, iletişimin bilgisayar bilen “nördi” çocuklar tarafından yapılmasını gerektirmez. İletişim, iletişimcilerin işidir.

Ayağınız ağrıdığı zaman futbolcuya değil ortopediste gidersiniz.

No Comments