Archive for category Dijital PR
Twitter’ın müdürü nasıl olunur?
Posted by admin in Dijital Dünya, Dijital PR on 21/03/2010
Dünyanın dört bir yanını saran, bireylerden kurumlara kadar herkesin üstüne atladığı sosyal medyanın en bilinenlerinden biri Twitter. Peki bu kadar insan bu işin peşinden koşuyorsa, kendini ifade etmek ve herkes tarafından takip edilmeyi kim istemez? Nasıl yapacağız sorusuna cevap bulmak için çalışmalarımızı hızlandırdık. Mesela hep beraber girelim ve bu işi en iyi yapan kimmiş bir inceleyelim.
Twitter’ı en iyi yapan demek ne demek? Tabii ki orada en fazla insan tarafından takip edilen demek. Kim en fazla insan tarafından takip edilen? Tabii ki Ashton Kutcher. Kutcher dediğimiz insan kim? Hangi şirketin CEO’su? Hangi gazetede yazıyor? Hanrgi önemli fikirlerin yaratıcısı veya bilimadamı? Hiç…
O 1978 doğumlu bir aktör. TV ve sinema filmlerinin adamı. kendinden 16 yaş büyük Demi Moore ile evli. (Doğru şartlar bir araya gelmiş olsa Kutcher onun çocuğu olabilirdi) En çok bilinen, en azından televizyon kanallarının peşinden koşmamış olanlar için en yakından tanınan filmi Kelebek Etkisi… Onun dışında Punk’d gibi bilinen televizyon dizileri var. Zaten gencecik çocuk ne kadar eski filmleri olabilir ki?
Bu adam neden bu kadar meşhur? Neden 4 milyon 670 bin kişi tarafından takip ediliyor? Bakalım hemen. Bundan 14 ay önce Twitter dünyasına duhul olmuş. 337 kişiyi takip ediyor. Bunların içinde Conan o’Brian ve Bill Gates gibi isimler var.
Günde en az 7-8 girdi sağlıyor Twitter dünyasına. İnsanlara cevap veriyor. Ünlü adam cevap verince bildiğiniz gibi uçuyor size üye olanların sayısı. Mesela son 100 günde 470 bin kişiye yakın yeni kullanıcısı olmuş. Şubatta 5 gün delirmiş gibi girdi yapmış ve ortalaması 4500 iken o beş gün içinde günde ortalama 13 bin yeni kişi tarafından takip edilmeye başlamış.
Neler yazıyor sevgili Ashton? Demokrasi de süper bir şeydir gibi kendine biraz bol gelen laflar ediyor. Ey Amerikalılar toplanın demokrasi sizin elinizde diyor. Amerikan Kongresi’ni eleştiriyor (bu noktada Ermeni Tasarısı konusunda değil eleştiriler ki siz zaten bunu tahmin etmişsinizdir) Rahibe Teresa’dan şahane alıntılar yapıyor. Cuma günü eve dönmek seksten sonra yatmak gibi siz akıp coşmak istiyorsunuz ama vücudunuz uyumak istiyor gibi enteresan göndermeli laflar ediyor. Buna soru soran şanslı kişilere takılıyor ara sıra… Naber filan diyor öyle entelektüel tartışmalar düşünmeyin sakın.
Twitter adı da öyle alengirli bir şey değil: Aplusk ismini seçmiş kendine… Krizi de yok fırlama çıkıntıları da. Ben buradan şu çıkarımı yapıyorum: Çook meşhur bir adam olmanız şart değil. Çok önemli şeyler söylemeniz de şart değil. İlk gün anahtarı çevirmek için biraz tanınmışlığınız olsun, bunun üstüne herkesle konuşacak ne yaptığınızı yazacak vaktiniz olsun… İşte Twitter dünyasının bir numarası sizsiniz.
Bunu Türkiye’de Twitter müdürü olmak isteyenlere duyururum…
Twittercılar nereden başlıyor?
Posted by admin in Dijital Dünya, Dijital PR on 08/03/2010
Twitter’da büyük bir hesap yönetince insanların ilk kez nereye girdiklerini görebiliyor ve bu konuda kendinizi geliştirme fırsatı buluyorsunuz. Bu bakış açısından yola çıkarak çaylak Twittercıların ilk kez takip ettiği yerleri sizler için çıkardım:
http://twitter.com/turkcell
http://twitter.com/TurkishAirlines
http://twitter.com/bbcturkce
http://twitter.com/ntv
http://twitter.com/Greenpeace_Med
http://twitter.com/GalatasaraySK
http://twitter.com/DrOz
http://twitter.com/ntvmsnbc
http://twitter.com/power100fm
http://twitter.com/cnbcetv
http://twitter.com/YoncaEvcimik
http://twitter.com/YALINonline
http://twitter.com/kivanctatlittug
http://twitter.com/BerenSaatt
http://twitter.com/Niltakipte
http://twitter.com/sozluk
http://twitter.com/CNNSonDakika
http://twitter.com/BkmMutfak_
http://twitter.com/CokGuzelHareket
http://twitter.com/HTGazete
http://twitter.com/cnnturkcom
http://twitter.com/volkankonak
Bu verilerden yola çıkarak çok da bilimsel olmayan birkaç çıkarım yapmama izin verin:
- Twitter kullanıcıları kendi eş ve dostlarından önce çok bilinen firmaları takip etmeye başlıyor
- Firmaların hemen ardından haber siteleri yoğunlukta geliyor. Bu noktada da en çok bilinen gazetelere değil Cnbce gibi TV kanallarına yöneliyorlar
- Twitter üstünde magazinsel simalarda yaptıkları seçimleri o ismin bilinirliği değil, bu ortama verdiği katkı belirliyor. Daha çok içerik giren otomatik olarak daha çok takip ediliyor
- Kişiler; firma, gazete ve magazinsel isimlerin ardından arkadaş edinmeye veya mevcut arkadaşlarını eklemeye başlıyor
Kim bilir belki bu alanda etkinlikler düzenleyen arkadaşlarımızın işini görür bu bilgiler…
Sosyal medyada nerenizden bahsedilsin istersiniz?
Posted by admin in Dijital Dünya, Dijital PR, PR Dünyası on 05/03/2010
Diyelim ki bir iş görüşmesine gittiniz. Kendinizi beğendirmek istiyorsunuz. Ana amaç (günümüz kriz ortamında) işe girebilmek, ikincil amaçlar mümkün olduğunca yüksek avantaj (maaş, sosyal haklar, vs…) elde etmek. Toplantıdan çıkarken sizin neyinizden bahsedilmesini isterdiniz? Eteğiniz ya da sakalınızdan mı? Çantanızdan mı? Oturuşunuzdan mı? Zekanızdan mı? Sorunun doğru bir tek cevabı yok. O yüzden buraya takılmayın. Cevap her ne olursa olsun başta hedeflediğiniz bir şeyse başarılısınız demektir.
Gelelim bunu mevcut dünyaya yansıtmaya… Bir şirketiniz var. Reklam yapmak istiyorsunuz. Sonuçlarını düşünerek kurgu yapar, metin yazdırır hatta ajans seçersiniz değil mi? Reklamın sonunda iletişiminiz satışa dönüşmüşse ne mutlu size. Ama reklamlar yayınlandıktan sonra eğer reklamda oynattığınız kadın, reklamın müziği gibi satışınızı ya da kimlik algınızı kımıldatmayacak şeylerden bahsedildiyse yüksek bir ihtimalle “hadi bee” deme hakkı doğar size. Bir yerlerde yanlış yapmış, bir şeylerde başarısız olmuşsunuz anlamına gelir bu.
Sosyal medya diye tabir ettiğimiz güzelliklere bakalım hep beraber. Ana amaç nedir? Toplumun farklı kesimlerine ulaşarak ürün ve hizmetlerinizin iletişimini yapmak… Bundan konuşuluyor olmasını sağlamak. Böylece iletişimi satışa ya da satış sağlayacak bilinirliğe dönüştürmek. Eğer bunu yapamadıysanız o iş yanlıştır.
Sosyal medyadan birkaç kanaat önderi seçmek ve bu kişileri hediyeye boğmak. Hediyeleri alan kişilerin bunlardan bahsetmesi… Bunun satışa nasıl dönüşeceği konusunda şüphelerim var. Nedenlerini hemen sıralayayım:
- Hediyeyi alan kişinin insani bir utanmayla hediye aldığını söyleyememe durumu her daim mevcuttur
- Hediye alan kişinin hediyeyi anlatması durumunda diğerlerinin (mesela okurların) bir kıskançlık yaşaması çok insani ve doğal bir harekettir.
- Hediye alan kişinin sadece hediyelerden bahsetmesi ve hediye edilen ürün veya hizmeti insani bir utangaçlık içinde anlatamaması, hatta “beni hediyeyle satın alamazlar” bakış açısıyla hafif yollu yermesi muhtemeldir.
- Hediye alan kişinin içinin kaldırmaması ve hediyeyi iade ederek bunu ifşa etmesi, böylece algının tamamen negatife dönmesi muhtemeldir.
Bu kimi olumsuzlukların yaşanmaması için hediyeyi farklı paketleme ve sunma teknikleri hediyenin değerini artırmayacağı gibi en baştaki doğru mesajı verme işlemine de zarar verecektir. Örneğin kanaat önderi dediğimiz insan bir şekilde hediye paketinin içeriğinden değil “dışarı”ğından bahsetmeye başlayacak ve kelimenin tam ve her anlamıyla araçlar amaçların önüne geçecektir.
İletişim alanının internet olması, iletişimin bilgisayar bilen “nördi” çocuklar tarafından yapılmasını gerektirmez. İletişim, iletişimcilerin işidir.
Ayağınız ağrıdığı zaman futbolcuya değil ortopediste gidersiniz.
Kadınlar aptal mı gizli örgüt mü?
Posted by admin in Dijital Dünya, Dijital PR on 10/02/2010
Ben Gizli Kadınlar Örgütü diye hayali bir kitap yazıp kadınların tamamının aslında gizli bir örgüt olduğunusöylediğimde insanlar bana çok güldüler. Olur mu öyle şey neden bahsediyorsun sen dediler. Doğal olarak inanmadılar. Ama az önce öğrendiğim şey aslında bir gizli örgütün muhtemel varlığının en büyük ispatlarından biri.
Kadınlar kendi aralarında bir karar almışlar ve birbirlerine FaceBook üstünden şöyle bir mesaj göndermişler:
Durumunuza sütyen renginizi yazın:)Ama sadece rengini…Bu mesajı da sadece listenizdeki kadınlara gönderin…Hem göğüs kanserinin farkındalığını gösterelim hem de erkeklerin kadınların durumlarına renk yazmasının nedenini ne kadar zamanda çözeceklerini
)
Kendi aralarında gizli bir kulaktan kulağa oyunu. Gerçekten uzun süre bunu devam ettirmişler. Gerçekten internete girip birkaç kişinin yazdıklarına çizdiklerine baktım. Sonra onlarcasına, sonra yüzlercesine… O kadar çok kadın bunu yapmış ki inanamazsınız. İnternet ortamında yapılmış en önemli etkinliklerden biri.
Fakat bunun mantığını anlayamıyorum. Göğüs kanseri bakımından nasıl bir farkındalık yaratabilirsiniz ki göründüğü zaman çok mutlu olmayacağınız bir kıyafetinizin rengini cümle aleme ifşa ederek? Bunu erkeklerden gizlemeyi anlarım ama onlarca binlerce kadının iç çamaşırlarını ifşa etmesi doğal bir şey mi? Zaten bir kadın sütyeninin rengini dünyayla paylaşıyorsa o bir takım şeyleri aşmış bitirmiş bir kadın değil midir? Köyde mamografiyi makarna markası sanan bir tip büyük bir ihtimalle değildir.
Sözde kampanyanın aptalca ve anlamsız olmasını bir kenara bırakalım. Kadınların erkeklerden bu kadar gizli bir iş yapması bana çok saçma geliyor. Haydi aralarında “bakalım ne zaman alyacak totoşlar” tarzı yazışmalarını bir kenara bırakıyorum. Ama kitlesine bu kadar bağlı ve en yakınına (mesela kocasına) bunu söylemeyecek kadar ketum olduğunu bilmezdim kadınların. Kelimenin tam anlamıyla korktum.
Benim aklıma bu anlamda başlıktaki soru geliyor: Kadınlar aptal mı yoksa gizli bir örgüt mü?
Kadınları kıskandığım için ben de yeni bir kampanya başlatacağım: Prostat kanserinin önemini herkes kavrasın diye FaceBook statuslerine bişeyler yazsınlar: 14… 25… 7… 12…
Oluyor mu peki böyle?
Yeni Rakı reklamı eleştirisi
Posted by admin in Dijital PR, PR Dünyası on 23/12/2009
- Yeni Rakı insanın evlilik hayatına olumsuz etkiler yapar
- Alkol almak insanların evlilik hayatını bitirir bu reklamdaki evlilik de muhtemelen rakı yüzünden bitti
- Alkolün halüsinojen etkisi vardır ve insanlara garip hayaller gördürür (İnsanlar normalde kendi gençlikleriyle konumazlar)
- Rakı içerseniz yalnız olursunuz ve kafayı yiyip kendi kendinize konuşmak zorunda kalırsınız
- Rakı, özellikle de Yeni Rakı bir eğlence değil hüzün içeceğidir.
Bu reklamı hayata geçiren marka ve onun reklam ajansı muhtemelen bu yönleri düşünmüştür. Reklam muhtemelen bu yüzden yaygın kanallarda vizyona girmeyip Facebook – Friendfeed ve Twitter üçgenine saplanıp kalmıştır. Ki bence hiç ortaya çıkmaması da yanlış değildir. Ama bu tutarlılık devam ettirilememiş reklam belki de “yapsak de güzel olur hadi yapalım be abi” diyen viral zihniyetli insanlar tarafından yayılmıştır.
İşte bu çok yanlıştır.
Streisand etkisini azaltmanın yolları
Posted by admin in Dijital Dünya, Dijital PR, PR Dünyası on 20/12/2009
Hani insanlar ünlü olmak için ortaya düşerler, kendilerini maymun ederler, oraya buraya saldırırlar. Ama ünlü olduktan sonra adlarının daha fazla çıkmaması için ekstra maymunluklar yapmaları gerekir. İşte tam anlamıyla bunu anlatan, şirket yönetimlerini de ilgilendiren bir yazı bu…
Streisand etkisi 2003 yılında ortaya çıkmış bir kavram. Barbra Streisand, evinde otururken bir de ne görsün? Fotoğrafçının biri evini çekip duruyor. Hemen ortalığı ayağa kaldırıyor ve siz ne hakla benim evimin resimlerini çekersiniz, benim namahrem evimin güzelliklerini nasıl halka açarsınız gibi sapkınlyık yoluna gidiyor. Ama orada da durmuyor, fotoğrafçıya ibret-i alem olsun babında 50 milyon dolarlık, o zamana kadar hiçbir paparazziye açılmamış büyüklükte bir dava açıyor. Eee Barbra bu, gaylerin kraliçesi öyle orta halli bir aksiyonla kalmayacağı belli.
Fakat olay beklenmedik bir biçimde değişiyor: Meğer fotoğraf çeken kişi paparazzi değil, çevre fotoğrafçısıymış. Kıyı boyunca 12 bin farklı fotoğraf çekmiş. O evi de öyle hasbelkader bulmuş. Mahkeme bu yüzden adamı doğal olarak suçsuz buluyor. Ama bununla kalıyor mu? Hayır. Tüm insanlar bu Barbra Streisand’in evi de ne enteresanmış, niye bu kadar saklanıyormuş acaba diyerek internette en fazla paylaşılan resim haline getiriyorlar. Böylece Barbra saklanmak isterken evini dünyanın en tanınan mekanlarından biri haline getiriyor, kendi adına bir kavram yaratıyor bir de üstüne maymun olduğuyla kalıyor.
Bu tip şeyler dünyanın farklı ülkelerinde farklı şekillerde yaşanıyor. Peki biz ya da kurumsal bir şirket olarak başımıza böyle bir olay geldiğinde ne yapmalıyız? Ali Saydam, eğer birisi sizi gay olmakla itham ediyorsa bunu “ben gay değilim” şeklinde gazete ilanlarıyla halka duyurmayın derdi. Haklı öyle ya da böyle gay algısının üstünüze yapışma ihtimali var.
Öncelikle mevcut durumun bir değerlendirmesini yapmak gerekiyor: Bir bakın bakalım acaba size karşı gelen algı gerçekten öyle büyük düzeylerde mi yoksa iki üç kişinin bildiği fazla yukarılara çıkmayacak bir şey mi? Çünkü gerçekten küçük şeyler için Streisand gibi bir bardak suda fırtına çıkarmak, sonrasında anlamsızca olayı büyütek istemezsiniz.
Olayın üstüne giderken orantısız güç kullanmayın. Unutmayın ki büyükler küçüklerle yaptıkları savaştan asla galip çıkamaz. Büyük çok feci döverse ayıp değil mi utanmadan küçücük rakibi dövüyorsun denir, küçük rakip yanlışlıkla size bir fiske atacak olsa kahraman ilan ediyir. Özellikle de bizimki gibi Akdeniz ruhu taşıyan ülkelerde kimse kuvvetli rakibi tutmaz. Bu yüzden eğer büyük bir yapıysanız büyüklüğünüzü başkalarının gözüne sokmamaya çalışın.
Gelelim verilecek mesajlara: Eğer yapılan işte parmağınız yoksa bunun kesinlikle ve öncelikli olarak duyurun. Eğer karşınızdaki size karşı kötü bir şey yaptıysa iletişimi karşıdakini ezme üstüne değil onun size verdiği zararı anlatma üstüne kurun. Streisand etkisine kapılmamak için olaya konu olan şeyi asla ön plana çıkarmayın hatta mümkünse unutturun. Bunun kolay olduğunu söylemedim söylemeyeceğim. Bunun için bu işi pazarlamacıya değil iletişimciye yaptırın.
Ünlülerin interneti kullanamaması
Posted by admin in Dijital Dünya, Dijital PR on 10/12/2009
Bazı şarkıcılar vardır dinler beğenir sonra da unutursunuz. Bazıları vardır onu tekrar tekrar hatırlamak istersiniz. Bilgisayarınızın bir köşesinde daima şarkılarını tutarsınız, beğenirsiniz ama neden beğendiğinizi bilmezsiniz. İnternette onun özel bir bilgisine rastlayınca bokunuzda boncuk bulmuş gibi sevinirsiniz. İşte Ayşegül Aldinç bu ikinci kategoriye giriyor.
Gazeteci yazar Orhan Aldinç’in kızı. 1962 doğumlu. Modern Folk Üçlüsü ile Eurovision’a katılmışlığı, sonuncu olmuşluğu var. 4-5 albümü var ki sonuncusunu 2000 yılında yaptı. Arada bazı şarkıları var ki insanı alıp başka yerlere götürüyor. Gözlerin Su Yeşili, Ah Sevdiğim, Sorma… Bunlar başka bir evrenden gelmiş gibi duruyor. Mina gibi puslu bir sesi, nedenini bilmeden gözlerimi ayıramadığım gözleri var.
İnternette aysegulaldinc.com.tr sitesini bulduğumda o kadar mutlu oldum ki… Site yapım aşamasındaydı. Olsun. Forumu vardı uçarak girdim içine. Eski bir teknolojiyle sıradan bir forum yapmışlar. Varsın olsun onun mesajlarını alacağım. Üye olmak gerekiyormuş, umurumda değil hemen olurum. Ama olamıyorum. Neden? Çünkü üye olmak için görüp içindeki yazıları sisteme aktarmamız gereken doğrulama resmi çalışmıyor. O kadar elzem mi onun sitesinde doğrulama resmi? Tabii ki değil.
Bu yüzden internette serseri mayın gibi dolaşıp onunla ilgili birkaç güzel şey bulmaya çalışıyorum. Zamanının erkek dergilerine çektirdiği çıkıyor karşıma anlamsızca. 20 senede marka olmuş ama internette on dakikalık çalışmayı yapmadığı için markayı peynir ekmek gibi bitiriyor. Özel hayranı olan insanların hayranlarına özel ilgi vermesi gerekiyor. O bir Tarkan değil. Herkese hitabetmesi gerekmiyor. 30 yaş üstü, göbekli, özellikle erkek hayranlarına merhaba demesi, internetin izin verdiği ölçüde “diyebilmesi” yeterli. Ama ucuz bir forum yazılımının çalışmayan bilgi doğrulama resmine kurban gidiyor ilişkimiz.
Ah sevdiğim, sevmeyi bilirdin. Ah sonunda yine sen bitirdin.
İnternetin devler ligindeki Türkler
Posted by admin in Dijital Dünya, Dijital PR on 29/10/2009
İnternet bir devlet ligiydi. Türkiye’ye ilk geldiğinde o kadar sevinmiştik ki ilk defa bir konuyu gavurlar yapıp bitirmeden yakalayacağız diye… Onlarla neredeyse aynı anda başlayacaktık. Üstelik insanlık tarihinin en önemli icadıydı internet…
O zamanlardaki çıkarımımız şuydu: Biz interneti dünyayla birlike geliştireceğiz, duvarları yıkacağız. Hem ülke gelişmişlik yoluna adımlar atacak hem de ekonomimiz bu işten giderek daha fazla büyüyen miktarda beslenecek. Bir de üstüne eğitim, bir de üstüne bacasız sanayi yüzünden yöresel kalkınma… Deymeyin keyfine.
Ama sonuçta ne oldu hep beraber bakalım: Dünyayla aynı anda başladık ama biz Türkiye’den başladık. Başlarda hızımız olmadı, geniş bandımız olmadı. Sonra sahip çıkanımız olmadı. Sonra rekabetimiz olmadı, en sonunda alternatifimiz olmadı.
Ha buna karşılık internet Mahir’imiz oldu. Kural koyucularımız oldu. Bilmeden sahip çıkanlarımız, batak para yatıranlarımız, buişten batanlarımız, milyar dolar edecek şirketleri paketleyip yabancı sermayeye kaskallayanlarımız oldu. Ama ne dersek diyelim başta hayal ettiklerimiz olmadı.
Şimdi çevresel faktörlere de çok abanmamak lazım. Sanki bunlar olsaydı şimdinin gençleri ve sözde girişimcileri alıp yürüyecek miydi? Mesela sosyal medyada neyin bilgisini paylaştılar? Milyonlarca kişinin olduğu ortam için hangiiş modelini yarattılar? “Rakip ya da piyasanın itici gücü bunu yapıyor biz de yapalım”ın dışında ne oldu hayatlarımızda?
Sonuçta biz artık devler liginin ön eleme takımlarından biri bile değiliz. Arkamızdan gelen, bizden onlarca sene geriden bu işe başlayan Doğu Cumhuriyetleri bile alıp yürümüşken biz okumuş birkaç çocuğun çok para kazandığı, halkının porno aradığı, hükümetinin arama motoru kapattığı bir ülkede debelenip duruyoruz. Devler ligini kaçırdık. Yerel ligde sahadakilerin kafasına pet şişe atarak idare ediyoruz.
Kasabanın Bir Sırrı Olmalı
Posted by admin in Dijital PR, PR Dünyası on 23/09/2009
Her kasabanın bir sırrı vardır. Anthony Quinn’in bence baş yapıtı Kasabanın Sırrı filmini izlemişsinizdir. İzlemeyenler için kısa özet vermek gerekirse… İtalya’da İkinci Dünya Savaşı sırasında mükemmel şaraplar üreten Santa Vittoria kasabasını Almanlar işgal edecek. Kasabada yaklaşık 1 milyon 300 bin şişe şarap var. Almanlar el koymadan bunların bir kısmını saklamak gerekiyor. Çünkü bu şaraplar giderse kasabanın hiçbir şeyi kalmıyor.
İşte günümüzde şirketlerin durumunu biraz bu film anlatıyor. Bir yandan herkese kendilerini açmak zorundalar. Diğer taraftan da varlıklarının amacı bir takım sırları korumak zorundalar. Çünkü bazı şeyler açıkça söylenirse şirketlerin darmadağın olması söz konusu olabilir.
Bu noktada Kasabanın Sırrı filmi bizim için çok yol gösterici olabilir sırların nasıl korunacağının anlaşılması bakımından… Sayalım bunları sizlere:
- Sırlarınızın hepsini birden saklamayın, kapalı kutu olmayın. Filmde 1 milyon 300 bin şişenin 300 binini Almanlara bırakıyordu kasaba. Çünkü çok az bırakırlarsa Almanlar soruşturacaklar. Çok bırakırlarsa eldeki maldan olacaklar. Ortalığa sunulacak belli bir veri sınırını bulmak lazım. Bu da çok zor değil.
- Sırları korumak için mutlaka bir soytarıya, ağzı iyi laf yapan, varlığı buna bağlı bir Anthony Quinn’e ihtiyaç var. Almanlar 300 bin şişe şarabın 200 binini isteyince bağırarak kendini yerlere atacak, ağlayıp 50 bin şişe için kendini yerlere atacak birine…
- Sırrın korunması için tüm kasabanın (analojimizde şirketin) tüm bireylerinin, çoluklu çocuklu ortak hareket etmesi gerekiyor. Bir kişi bile işi sızdırırsa tüm kasaba batar.
- Karşınızdakiler her zaman ebleh Alman subayları olmayabilir. Zama zaman Gestapo’dan uzmanlar da gelecektir. Bunun için hazırlıklı olmalısınız. Örneğin Gestapo işkencesine kimsenin dayanamayacağını bilen Quinn, kasabada birkaç kişinin yapılan hiçbir şeyden haberinin olmamasını sağlıyordu. Onlar öylesine bir işkenceden geçtiler ki sonunda Almanlar bile ikna oldu orada hiçbir şeyin bulunmadığına. Şirketinizde basın sorgucularının karşısına oturtabileceğiniz böylesi ağzı sıkı ve göreli bilgisiz kimse var mı?
- Şarapların saklanması işinde tüm kasaba birlikte çalışıyordu filmde. Önce herkes bir şeyi bir yerden diğerine götürmeye çalışıyor ancak bir türlü başarılı olamıyor hem zaman hem de ürünün önemli bir kısmını kaybediyordu. Sonra herkes elden ele geçirdi şişeleri ve birkaç günde 1 milyon şişe şarap taşındı. Şirketinizde elden ele ortak çalışma prensibiniz var mı? Çünkü uzun zincirin bozulması için tek bir halkanın kötü tasarlanmış olması kafi…
- Son sahnede Alman subayı yalvarır duruma geliyor en azından kasabada bir şarap olduğu bilgisine sahip olup kendini daha iyi hissedebilmek için. O soytarı görünümlü Quinn yine de ser veriyor sır vermiyor Alman subayına… Ne olur ne olmaz değil mi?
Bu kadar analoji fazla mı geldi bilmiyorum. Ama eğer bir sırrınız varsa… Şu birkaç madde hep elinizin yakınlarında bir yerde bulunsun derim…
Sanatsal yalanlar
Posted by admin in Dijital Dünya, Dijital PR on 24/08/2009
Çok acayip. Söylenen o ki GenPet diye yeni bir oyuncak yapılmış ve satılmaya başlanacak. Biyogenetik firmaları tarafından geliştirilmiş canlı hayvanlar bunlar. Eti var, kanı var, kemikleri var, kasları var. Yani pille çalışan ve bilinen robotlardan değiller.
Zigot mikroenjeksiyon yöntemi ile (neyse o artık) yapılmışlar. Farklı türlerden alınmış farklı proteinlerden oluşturulmuşlar (allahım aklımızı koru). Olay o ki bu insansal hayvanat bebişler plstiklerin içinde uyutuluyor. Alınca hemen beraber satın aldığınız kitin içindeki ilaç ve cihazları kullanarak onu canlandırıyorsunuz. 1 yıl yaşayanı var, 3 yıl yaşayanı var. Tabii ki farklı paralara satılıyor.
İlk okuduğunuzda olmaz öyle diyor sonra dur belki de olurmu acaba ki ne gibi korkulara kapılıyorsunuz. Adamlar medya kiti yapmış, dükkanlarda satılan resimleri var, çocuğun biri kucağına almış bunu yürüyor. Ya doğruysa…
İştegünümüz insanoğlunun en önemli korkularından biri burada yatıyor. Ya birilerinin bildiği şeyi ben diğerlerinden daha geç öğrenirsem?.. YA bu gerçek çıkar ve ben bunu atlamış olursam?.. Ya herkesten önce bildiğim halde bunu kimseye duyuramazsam (klasik internetçi korkusu)… İşte bunun için hemen bir mesaj yazıyorsunuz kıçına takıyorsunuz linki, yolluyorsunuz gidiyor. Eğer konu çok inandırıcı değilse sadece linki veriyorsunuz, yok biraz inandıysanız hikayenin sonuna bir arkadaşınızın bunu aldığını bile ekleyebilirsiniz.
Bu vaka özeline baktığımızda belki şekil insansı değil de biraz daha abidik bir hayvan olsaydı ben bile ciddi inanabilirdim. Saat gecenin bilmamkaçı olmuş internette arama yapmak da zor geldi. Böyle bir şey olsaydı haberlerde geçerdi dedim ama bulamadım o yüzden daha az inanmaya başladım.
Linki internette bizlerle paylaşan sevgili Özgür Uçkan bunun memetic art adında bir sanat dalı olduğunu iletti bize. Benim acaba viral mi kesin saçmalık mı söylemlerime kafama vura vura sanat sanaat dedi ![]()
Çok sanat insanı sayılmam. Belli sanat dallarına geçişi sağlayacak rafine zeka yapısına da sahip değilim. Mesela David Lynch filmlerinin sanatını da anlamam. Blue Velvet’te Dennis Hooper “Let’s fuck! I’ll fuck anything that moves!” dediğinde “vay vay vay sanata bak” demek yerine “ehi ehi herif ne diyo la” diyenlerdenim ben. O dünyanın ince tarafı bana göre değil yani.
Genpet tarafına dönecek olursak… Eşek şakası ve sanat arasında konumlandırmakta zorlandığım bu olayın sosyal bazı etkileri olacak ki bunu ileride göreceğiz bu gidişat bu hızla devam ederse: İnternet eni konu güvenilir bir yer olmaktan iyice çıkacak. Bilgi almak gerçekten pahalı bir şey haline gelecek. Güvenilir insan hiç bulunamayacak. Böylece internet akıllı insanlar yaratmada iyi bir araç olabilecekken yine TV gibi aptal kutusu haline dönüşecek.Bir süre daha devam ederse bu saçma sapan viral ve komik yalanlar furyası… İnsanlar inanacak şey bulamayacaklar. Amaç ders vermek ve öyle her gördüğünüze inanmayın demekse… Amaç iyiye sevk etmekse… Bu yol doğru mudur bilmiyorum.
Bu bir öngörü.
