Archive for category Dijital PR
Cehenneme giden yol kanaat önderleriyle döşelidir
Posted by admin in Dijital PR, PR Dünyası on 20/08/2009
Eskiden Türk filmlerinde fakir ama gururlu gençler olurdu. Bu fakirler zenginliğe yatay geçebilmek için ne yaparlardı? Tabii ki çok çalışıp çabalayıp doğr yatırımların sonunda emeklerinin karşılığını ALMAZ, onun yerine gidip bir gazinoda keşfedilir ve paraya para demezlerdi.
Pazarlama dünyasında fikir önderi ya da kanaat lideri denen insanlar da o gazinolardaki patronlar gibi işte. Siz milyonlarca insana bir konuyu anlatıp teker teker kalplerine girip kafalarındaki yanlış anlamaları önlemek yerine bir kanaat önderi buluyorsunuz. Onu bir şekilde bilgilendiriyorsunuz. Sonra bilgilendirdiğiniz kişi gidip sizin yerinize sizin elçiniz oluyor ve cümle alemi bilgilendiriyor.
Bu noktada konunun başarılı veya başarısız olma kriteri inanılmaz derecede basit: Siz geniş kitlelere giderken harcadığınız paranın ne kadar altında kalıp kanaat liderini aynı sayıda insana yönlendirebiliyorsanız o kadar başarılısınız. Tamamen matematik. Tamamen objetkif. Kimsenin iyi niyeti kötü niyeti işin içinde değil. İkincil planda mesajın ne kadar kayıpla ulaştığı, toplam iletişimin ne kadarının zarar gördüğüne de bakılabilir. Ama neresinden bakarsanız bakın çok kolay bir iş.
Eğer siz bir kanaat önderiyseniz, size öyle diyorlarsa veya kendinizi öyle hissediyorsanız yazının devamını okumayın.
Sevgili kanaat önderleri tuvalet kağıtları gibidir. Az kullanılmış, hatta mümünse hiç kullanılmamış olmaları makbuldür. Doktor bayandan az kullanılmış Renault olur ama doktor bayandan az kullanılmış tuvalet kağıdı pek azımızı mutlu eder. Peki neden bu yakışıksız benzetmeyi yapıyoruz? Hemen anatalım.
Kanaat önderlernin bir başarısı, bir markanın temsilcisi olarak değil, kendileri olarak markayı tanıtmalarında yatar. İnsanımız, diğer tüm dünya insanları gibi hekimden sormaz, çekenden sorar. Kendi gibi olan biri bir ürün ya da hizmet için güzel konuşuyorsa, bundan da herhangi bir çıkarı yoksa o abi şahane, ürün kusursuzdur. Ama kanaat önderleri durumun bir kez farkına varınca talihsiz insan psikolojisi devreye girer. Bu noktada ya kanaat önderi tersine psikoloji kullanır ve ürün iyi olsa bile kötülemeye başlar veya gittiği yolu beğenip ürüne Oscar ödülü vermeye çalışır. Her iki yol da geri dönüştürülmemiş tuvalet kağıdıdır.
Peki ne yapmak lazım? İmkansız bir ilişki mi bu? Değil. Öncelikle kanaat önderinin anlattığı, yaydığı bilginin çok da büyütülecek bir şey olmadığı konusunda tüm tarafların ikna olması gerekiyor. Kanaat önderi yaptığı işi büyütürse bunun ağırlığı altından kalkamayabilir. Ama bunun sıradan bir şey, hayatın doğal bir parçası olarak sunulması halinde her şey yerli yerinde ve yolunda gidecektir.
Bunun yolu kanaat önderlerini rahata farkettirmeden alıştırmaktır.
Bu aşamada size ve çevrenize ellere var da bize yok mu diyen dahili ve harici aptaloğluaptallar olacaktır. Bu ahvalde vazifeniz takmamaktır. Kanaat önderleri iki küçük parça ürün veya hizmetle satın alınamaz. Alınıyorsa önder değillerdir zaten.
Bu açıdan bakıldığında kanaat önderlerini bozmak isteyenlerin, “ellere var da bize yok mu”cuların rakiplerin yönlendirmesiyle hareket eden şerefsizoğluşerefsiz olup olmadığına dikkatle bakmak gerekebilir.
Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir.
Cehennem başkalarıdır.
Artık gülmeyeceğim, bütün kabahat senin…
Posted by admin in Dijital Dünya, Dijital PR on 04/08/2009
Eskiden internette bir şeylere gülünür, keyif alınır, o dosttan bu dosta gönderilir neşe alınır ve dağıtılırdı. Sonra internet üstünde reklamlar çıktı, mertlik bozuldu, gülme keyfi kayboldu.
- “Oğlum bak süper bir video buldum ah anam garip anam yerine ah anam lahanam diyor ehi ehi ne komik değil mi?”
- “Abi ama o reklam… Gitti gidiyor reklamı…”
- “Gitti gidiyor bütün gülme isteğim…”
Veya…
- “Abi kadının biri kafayı çizmiş ayrıldığı erkek arkadaşını maymun ediyor eşyasını satıyor internetten…”
- “Yok baba reklam o kandırmışlar seni”
- “Senden de tiksindim, bu reklamdan da…”
Bu benim gerçek keyfimdi. Nedense işin içinde reklam olduğunu bilince kendimi aptal yerine konmuş kandırılmış hissediyorum. Bunu pazarlama yöntemi olarak sunanlardan da hazetmiyorum. Ha şu olur, benim başımın üstünde yeri var:
- “Abi förtvırd biraları bir reklam yapmış kafayı yersin…”
- “Haa süpermiş bak hemen sağa sola göndereyim…”
Bendeki bu reklam ve forward sevgisini alan sözde pazarlamacı ve kuruluşları kınıyorum. Artık sevmiyorum, onları da sevmiyorum.
Bu arada reklamın iyisi kötüsü olmaz diyenler bana isimlerini yorum olarak yazdırsınlar. Onlara sağlam küfür ederek reklam yapacağım. Hani olmaz ya reklamın kötüsü… Şöyle sülale ve efradının cinsel seçimlerini irdeleyen birkaç reklam cümlesi kurayım. Bakalım “oh ne güzel babamın diğer erkeklerle yakınlığını masaya yatırmışlar ama reklamımız da oldu herkes bizi tanıyor” diyen bir şirket yetkilisi çıkacak mı?..
Sosyal tembeller
Posted by admin in Dijital Dünya, Dijital PR on 24/07/2009
Bu yazı uzun yazı okuyamayanlar için yazılmıştır, eğer keninizi böyle niteliyorsanız zaten yazının sonunu göremeyeceksiniz. O yüzden şimdiden yazıyı edebinizle kapatın.
Tarihin her döneminde bir yenilik, insanlığın gündemine bomba gibi düşer ve belli bir süreç boyunca çevresinden şekillenir çevresini şekillendirirdi. Baby Boom güzel bir isimdi. X Generation yine üstünde takılması okuması hoş bir kavramdı. Y Generation buna tepkiydi ve sonrasını anlatıyordu. İnteraktivite yine şirin bir kelimeydi ve sonrasında inanılmaz sayıda terim ve kavram icat edilmesini sağladı. Bu kavramların her birinin birbirine olan mesafesi kısaldı. Eskiden yeni bir kavram için yıllarca beklemek zorunda olan kişi ve kurumlar artık aylar seviyesinde yeni bir kavrama ev sahipliği yapmak durumunda kaldı.
Sonra sosyal medya geldi. İlk bakışta süper bir kavramdı bu. İnsanlar hem sosyalleşecek hem de medya takip edecek bir de üstüne medyayı kendileri yaratacaktı. Bundan iyisi şamda kayısıydı. Söylenenlere de bakılacak olunursa reklam maliyetleri yüzde 20-30′lar seviyesinde azalacaktı. Daha ne isterdik?
Ama karşımıza çıkan biraz tuhaf ve muğlak bir şey oldu. Eski güvenilir basın organları ve sitelerin yerini facebook, twitter ve bir sunum ekranının içine ikişer santim sırayla sığacak onlarca yeni hizmet aldı.
Bunların ortak noktalarına gelin hep birlikte bakalım:
- Eğer analoji yapmak gerekirse bu yeni siteleri birer kitap olarak değil, birer çekmece olarak nitelemek doğru olur. Çevremizde gördüğümüz doğru yanlış, enteresan, akıllıca, aptalca her şeyi bu çekmecelere koyacağız.
- Bu çekmeceleri Taksim Parkı’na koyacağız ki herkes iyice kurcalasın. Karşı cins kurcalarsa (ki kesin kurcalayacaktır) hem egomuz şişer hem çoğalma dürtümüz…
- Bunların içine yapacağımız entelektüel katkıları 140 karakterle sınırlı tutalım (GSM icat olduğunda 140 karakter yetmez diye MMS’in icat edilmesi çabalarını gözlerim yaşlı hatırlıyorum). Böylece bunu yazarken hiç sıkılmayalım.
- Bu mekanizmayı tamamen her yerden her yere ulaşabilecek şekilde yapalım. Böylece 140 karakter de olsa bir yere ikinci bir iş yapmayalım, özel bir içerik sokmayalım. Bir tuşa basalım 60 yerde birden gözüksün, yazı görsün ortamlar.
- Kendi içimizde çalıp çırmpayı alıntılamak olarak niteleyelim. Çaldığımız şeyi bizden çalanlar olursa çok sinirlenelim.
- Hep kendi yaptıklarımızı tanıtalım. Bunun karşılığında başkalarının yaptıklarına aaa ne güzel filan diyelim ki biz bir dahaki sefere yeni bir şey yaparsak onu da beğenen (yalandan da olsa yeniden aaa ne güzel tepkisi veren) birileri çıksın.
- Kendimizi çaldıklarımızla alıntıladıklarımızla tanımlayalım. Ne kadar iyi insanlardan alırsak o kadar iyi ve entelektüel olarak adlandırılalım.
- Blog, sosyal medya araçları vs. gibi şeyleri büyük basın organlarının güçleriyle kıyaslarken kendimizi de orada çalışan yazan insanlarla kıyaslayalım. Bunu yaparken onları küçümseyelim. Bu arada da neden onlar orada yazarken ben burada sürünüyorum diye düşünmeyelim. O insanların orada olmak için vermiş oldukları çabalar konusunda bilgi sahibi olmayalım.
- Eski ne yapmış bunu öğreneyim ve bunun üstüne bir şeyler koyarak yeniyi yaratayım demek yerine eskiler aptal diyerek total red yapalım ki eskiyi okumaya ve çaba göstermeye de gerek kalmasın. Eskiyi internette bir zilyon tane bulunan sunumların eskiyi komik resimlerle eleştiren sayfalarından öğrenelim.
- Her şeyin altına bilir bilmez yorum yazalım ki bizi zeki sansınlar, bizi unutmasınlar ve biz bir şey yazdığımızda bizim için de yazsınlar böylece sinerji oluşsun.
Elbette genelleme yapmak çok yanlış. Elbette sosyal medyayı iyi kullananlar bile vardır. Elbette sosyal medyaya kendi fikirlerini koyanlar bile vardır. Elbette o ortamdaki herkes orayı en sevdiği yemek en sevdiği kadını öğrenmek için kullanmıyordur. Ama eğer bizim gırtlağımıza bir silah dayayarak genelleme yapmamızı istemiş olsalardı… Hayatımız buna bağlı olsaydı… Ben genellememi sosyal medyayı kullanan herkes tembeldir diye yapardım.
Yeni model huysuz ihtiyarlar
Posted by admin in Dijital Dünya, Dijital PR on 22/07/2009

Muppet Show’u yeni kuşak çok az bilir. Pek azı Ayı Fozzie’yi Şener Şen’in seslendirdiğini, esprilerin büyük bölümünün mizah dergisi yazarları tarafından yeniden şekillendirildiğini hatırlar. Her yazdığım yazıda dönüp dolaşıp yeni kuşağa bir şey söylememi de bunları hatırlamamı da yaşlanmanın emareleri olarak sayıyorum.
Konuya gelelim: Bu Mupper Show içinde yaratılmış en komik karakterlerin başında huysuz ihtiyarlar geliyordu. Locada oturan bu iki espritüel ihtiyar hem sahnede hem de geri planda olanlara karışmadan edemiyorlardı. Espriyle karışık iyi de geçiriyorlardı. Bir yandan güldürüyorlardı ama bence en önemli işlevleri Muppet Show’un kendi içinden eleştirisiydi. O kadar usturuplu geçiriyorlardı ki seyirciye söyleyecek bir şey kalmıyordu.
Bu ihtiyarların adları Statler ve Waldorf idi. Kimlikleri konusunda rivayet muhtelif. Bazıları diyor ki bu tontonlar isimlerini New York’taki otellerden almışlar. Yine bir başka rivayete göre bu yaşlılar isim ve görüntülerini şovun yaratıcılarının tiyatro hocalarından aldılar.
Her ne olursa olsun bu ikili kimi zaman alternatif bakışı, kimi zaman da sırf eleştirmiş olmak için eleştirenleri temsil etti. Mesela kimi? Dönün bakın internette işaretlediğiniz, okumak için bir kenara koyduğunuz sitelere, FriendFeed veya Twitter veya FaceBook içindeki dostlarınıza… Bir eleştiri, bir girişme güdüsü… Herkes birer efe olmuş. Küfür kıyamet giriyorlar. Yapmayın etmeyin dediğiniz zaman da internet özgürdür hede hödödür diyorlar. Peki internetin dış dünyadan farkı ne? Yani siz interntte annesiyle cinsel ilişkiye girmek istediğinizi beyan ettiğiniz kişi ve kurumların yüzüne de bunu söyleyebilir misiniz? İnsanı o kadar hızlı mahkemeye verirler o kadar hızlı mahkum ederler ki şaşırır kalırsınız. En kötü ihtimalle burnunuzun ortasına sümsük diye tabir edilen yumrukumsu darpı alırsınız.
Günümüzde şarkıcılardan şirkretlere, kişilerden markalara herkes internette yatıp kalkıyor. Geç gelmiş olmaları orada olmamaları anlamına gelmiyor. Sonuçta internette küfür kıyamet giderken Statler ve Waldorf kadar şirin gözükmüyorsunuz. Eleştirmenin o şeker sınırları içinde internetçi olmaya çalışmanızda fayda var.
Okurla polemiğe girmek
Posted by admin in Dijital PR on 23/06/2009
Okurla polemiğe girmek diye bir kavram vardır. Bunu genellikle ciddi yayın organlarında yazmış, gerçekten yazar olmuş insanlar bilirler. Okur öyle biridir ki bir yandan sizi beğenir bir yandan da nefret eder. İki taraflı bir aşktır bu. Siz onun yapmak istediği şeyi yapan, gelmek istediği yere gelmiş şanslı köpeksinizdir. Üstelik de okura bir şeyler beğendirmek durumundasınızdır. Okur verdiği bilmemkaç kuruşluk gazete parası veya tıkladığı reklamla sizi satın aldığını, herşeyi söylemeye muktedir olduğunu düşünür. Gazetede bu işten maaş alan insanlarda eğer Serdar Turgut yüreği yoksa yalakalık diz boyu olur. Aman abim yaman abim denir.
İnternet dünyasında durum böyle değildir. Bir zilyon site bulunmaktadır. Bir bu kadar blog vardır. Blog yazarı keyfinden yazmaktadır. Gazeteci gibi buradan para kazanma kaygısı yoktur. Kazansa iyi olur ama birinci motivasyonu bu değildir. Keyfine göre takılır. Umursamaz. O yüzden de gazetecilere yazarlara göre yüzde 80 daha setbest yazar. Gazetecilere PR konusu olmaya çalışanlar mutlu, blog yazarlarına PR yapmaya çalışanlar tedirgindir. İçleri içlerini yer. Ya kafamıza vurursa diye düşünürler.
Aslında blog yazarı hain, işbirlikçi, iki yüzlü bir yaratık değildir. O sadece gazetecilik tedrisatından geçmemiş bir yazardır. İnsanlara zarar vermek gibi genel bir kaygısı bulunmamaktadır. Bir de çıkar peşinde değildir çoğu zaman. O yüzden de “kandırmak” zordur. O yüzden de çok tercih edilmez bu PR dünhyasında. O yüzden de dijital PR dünyasından yardım istenir. Yoksa hiçbir PR mensubu dijital PR manyağı değildir. Şirketler de bu işe öle bayıla girmezler. Dijital dünyanın hastasıyım diyen PR şirketlerini ve motivasyonlarını gelecek yazılarda tanıtacağız.
Bu arada bu blogda yazdıklarımıza bir yorum gelmiş: Adresini pr@pr.com olarak gösteren bir Koç.Net kullanıcısı adını bahşetmemiş ama tüm dikenlerini bize doğrultmuş: “PR’ın ne olduğundan haberimiz var mı? Fıkra yapıştırılan kişisel blog’dan öteye gitmenizi beklerdim.” Fıkra yapıştırmak? Sanırım mesaj vermek için yazdığımız yazıyı kastediyor. Sanırım o fıkrayı güldürmek ve hoş sada yaratmak için verdiğim zannetmiş. Sanırım bu ülkede insanlar mesajı anlamak için Levent Kırca gibi göze sokarak anlatmamızı yeğliyor.
Sanırım tekrar gazetecilik zamanlarımdaki gibi sıkılmaya başlıyorum okurdan. Ama bu sefer blogcuyum.
Sanırım mutluyum.
Müjde! Baban ölmüş…
Posted by admin in Dijital PR, PR Dünyası on 22/06/2009
Birinci Dünya Savaşında iki yahudi varlarını yoklarını koyup bir fabrika kurmuş. Şöyle oturaklı bir iş ararken ordudan gelmişler ve hayatlarının işini teklif etmişler onlara. İşi veren general demiş ki “el sıkışıyoruz ama her şey netleşmiş değil. Ben sizi haberdar edeceğim. Eğer beş güç içinde benden telgraf gelmezse anlayın ki iş tamamdır, paranızı geçiyoruz”… Yahudiyer çok sevinmişler. Başlamışlar beklemeye. İlk gün geçmiş gelen giden yok. Kafadarlar güzelbir ziyafet çekmişler kendilerine. İkinci gün geçmiş, gelen giden yok, güzel bir şaraf süslemiş bu sefer masayı. Üçüncü gün olmuş gelen giden yok bir de dans etmişler üstüne. Dördüncü gün mutluluktan deliye dönmüşler. Beşince gün neredeyse güneş batıyor, ufuktan salına salına gelen postacı görünmüş. Ahbap dostlar birbirine sarılıp korku içinde beklemeye başlamışlar. Ne yazık ki korkulan olmuş ve postacı eline bir telgrafla kapıdan içeri girmiş. Yahudilerden biri telgrafı açıp okumuş ve neşe içinde “müjde Mişon” demiş “baban ölmüş”…
Dijital PR nasıl kurulur, nereden kurulur, zaten nedir ki diye birilerinden telgraf beklerken… Müjde konvansiyonel PR dünyası dijital PR’ı keşfetti…
Dijital PR’ın Gizli Kahramanları
Posted by HaticeAyan in Dijital Dünya, Dijital PR on 22/06/2009
Piyasada ürünü olan markalar, İnternet dünyasında varlıklarını kanıtlamaya çalışıyorlar. Bunun için çeşitli yöntemlerle hayata geçiriyorlar. Bu yöntemler arasında çok bilineneler de var, henüz hayata girmeye başlayanlar da var: SEO, SEM, micro siteler, blog yaratma, blogger’larla çalışma…
Son dönemlerde birlikte çalıştığımız firmalarla uygulamaya başladığımız bir yöntemden bahsetmek istiyorum. Daha önce çalıştığım firmalardan birinde de bu yöntemin bir sürümünü uygulayarak beklediğimizin üstünde bir başarı sağlamıştık.
Marka ile ilgili çalışmalar yapılırken genellikle gözardı edilen bir kesim vardır. Bu kişiler, marka vaadinin en önemli parçasını oluştururlar. O markanın çatısı altında “çalışan”lardan bahsediyorum. Ve tabii bu “çalışanlar”ın istisnasız hepsinden bahsediyorum. Bir şirkette marka çalışmalarını yapacak olanlar pazarlama, pazarlama iletişimi, pr, marka stratejisti, marka sorumlusu değil sadece. Şirketin tüm çalışanlarının dahil olduğu bir marka yönetimi yapmak, o şirketi farklı bir yere taşır. Bu konu, bir başka yazının konusu tabii. Daha sonra bu konuyu da detaylı olarak yazarız.
İnternet’te yapılan çalışmalarda, şirket personelinin dahil olduğu sosyal ağlar yaratılıyor. Mesela IBM, çalışanlarının bir arada olduğu bir sosyal ağ yarattı ve herkes bu sosyal ağ üzerinde tıpkı facebook’ta paylaştıkları gibi bilgileri paylaşıyor. İngiltere’de de bir polis kendi blog’unda Emniyet teşkilatı ve hükümetin basiretsizliklerinden yakınan bir yazı yazdığı için tutuklandı. Çalışanlarınızın İnternet üzerinde markanız ve şirketiniz hakkında neler yazdığını görmeniz, aksiyon almanız gerekebilir. Aslında bahsedeceğim bu da değil.
Tüm bunlar bize şunu söylüyor: yaptığımız çalışmaları İnternet’te yayınlanan mecralarda güzel güzel anlatmalıyız. İnternet ortamında yaşayan herkes bizim markamız hakkında pozitif mesajlar almalı. Evet bunlar da doğru. Bunları da yapmalıyız. Diğer taraftan markanıza zarar verebilecek yazıları ve yorumları tersine çevirmek için pek çok çalışma yapmaya başlayabilirsiniz. Bunun için şirketler değişik yöntemleri tercih ediyorlar. Benim önerim ise çalışanları bu işe dahil etmek. Tabii önce marka çalışmalarında onları işe dahil etmiş olmanız, çalışanların markanıza sahip çıkan çalışanlardan oluşması şartı var. Bu şartlar sağlanmış ise marka hakkındaki İnternet yayınlarını takip etmeye Çağrı Merkezi çalışanlarınızla beraber başlayabilirsiniz. Bu şartlar sağlanmamışsa ne kadar çok paranız olursa olsun, Google AdWords’e, SEM ve SEO’ya milyon dolarlar aktarsanız da başarılı olamazsınız.
Sorular:
* Çağrı Merkezi çalışanlarınız zaten telefonlara bakmakla meşgullerken sizin için ne yapabilirler?
* Onlar müşterilerin sorunlarını çözmeye çalışırken bir yandan İnternet’te mi dolaşacaklar?
* Sizin şirketinizde bazı sosyal ağların listesi var ve bu listedeki sitelere çalışanlar erişemiyorlar mı?
Muhtemel yanıtlar:
* Çağrı Merkezi çalışanlarımızın tek görevi telefondaki müşterilerimizin sorunlarını çözmektir.
* Çağrı Merkezimizin kullandığı standart program dışında İnternet erişimleri yok.
* Çağrı Merkezi çalışanlarımızın İnternet erişimi var. Ama facebook, MySpace, twitter, friendfeed vb. sitelere erişim kapalı.
Yukarıdaki sorulara yanıtlarınız hemen altındaki yanıtlar gibiyse şirketinizin bir web sitesi olduğuna emin olun. Bundan sonrasını okumak için başka zaman bekleriz.
Çağrı Merkezi çalışanları markanın müşteriyle karşılaştığı ikinci yüz. Ürün veya hizmetiniz hakkındaki şikayetlerle ilgili en fazla bilgiye sahip kişiler. Çağrı Merkezinden sorumlu genel müdür yardımcınız bile bu kişilerden daha az bilgiye sahip. Çünkü size rapor eden bu kişi, sadece size verdiğinden daha detaylı raporlara hakim sadece. Çağrı Merkezi çalışanlarına İnternet üzerinden gelen şikayetlerin değerlendirilmesi ve negatif mesajların pozitif mesajlara dönüştürülmesi için bir çalışma başlatacağınızı anlatan bir toplantı yapın. Bu işin gönüllülük esasına dayalı olduğunu herhangi bir ek ödeme yapılmayacağını ve günde bir saatlerini bu iş için ayırmalarını beklediğinizi belirtin. Eğer %15′in üzerinde bir talep alırsanız markaya bağlı çalışanlarınız olduğu için mutlu olup yeni başarılara giden yolda hedeflerinizi de yenileyin. Eğer bu sayı %5′in altında ise markaya inanan çalışan sayısını arttırmak için insan kaynakları departmanınız ile birlikte yeni bir çalışma başlatın.
Bu satırlara gelebilmiş patronlara ne mutlu. Şirketiniz şu anda iyi bir konumda ve siz bu konumu korumak ve daha yukarı taşımak için İnteret’i kullanma kararı almışsınız. Başarı yakın, çalışmaya devam.
Çağrı Merkezi çalışanlarından İnternet’te hakkınızda yazılmış yanlış bilgilerin olduğu web sitelerini ve negatif mesajları raporlamalarını isteyin. Hatta çözebiliyorlarsa bunları:
* Bir habere yapılmış yorum ise, yorum yazarak,
* Tüketici şikayetlerini barındıran bir web sitesi ise, site yöneticileri üzerinden müşteriye ulaşarak,
* Tüketiciye e-posta göndererek,
* Telefonla arayarak çözmeye çalışsınlar.
Müşterinizin sorunu, yerinde çözülmesi gereken bir sorun ise, şirket araçlarınızı bu işe seferber etmeye çalışın. Bunu, bir havayolu şirketi olsanız bile yapabilmelisiniz. Bir sorun yaşayan müşteriye sorununun çözümü için yapılacak bu tarz bir jest kulaktan kulağa yayılacaktır. Hizmet kalitesindeki ününüz, hızla yayılacaktır.
Müşteri şikayetleri ve bunların çözülmesi dışında, kendi ilgi alanlarında hazırladıkları web siteleri, bloglar varsa buralarda nasıl yer alabileceğinize bakabilirsiniz. Sosyal ağlarda gördükleri negatif grup, uygulama, oyun ve yorumları da paylaşabilirler.
Markaya inanan tüm çalışanlar, yukarıda saydıklarımı yapabilirler. İlk başta bunların gönüllülük esasına dayandırılması gerektiğini söylemiştik hatırlarsanız. Gönüllü olarak bu çalışmalar yapıldığında siz bundan fayda sağlarsanız -ki sağlayacaksınız- bunun küçük bir kısmını çalışanlarınızla paylaşmayı ihmal etmeyin. Bu tip jestler, çalışanların gözünde de markanızı yukarılara taşıyacaktır. Bir sonraki çalışmada daha fazla katılımı sağlama şansınız da artacaktır.
Hadi bakalım çalışmaya başlayın. İlk adım neydi hatırlıyor musunuz? Marka stratejistinizi ve pazarlama ekibinizi çağrı merkezi çalışanlarınızla biraraya getirmekle işe başlayabilirsiniz.
Hastalıkta sağlıkta, iyi günde kötü günde…
Posted by admin in Dijital PR on 18/06/2009
Bizim şirketlerimiz internetten anlamıyor deyince kızıyor, aman yazma etme diyorlar. İnternetten anlamayanlara internetten anlıyorlarmış muamelesi yapınca da kendilerini matah bir şey sanıyorlar.
Bir şirketimiz geçtiğimiz günlerde internet üstünde daha çok okunmak ve kendini önemli gösterebilmek amacıyla yeni bir uygulama başlattı. Kendini okuyup yakından takip edenlere minik ve güzel hediyeler verecekti. Böylece gel gel yapacaktı ve herkes onun etrafına toplanacakır. Fikir hafif sakatlıklar taşısa da kendi içinde tutarlı ve neredeyse iyiydi.
Ne var ki bu şirketin şanssızlığı ürününün başına çok kötü şeyler geldi. Ürünü şirketin doğasını kaldıramayacak büyüklükte hatalar yaşadı ve müşterilerini kendinden birkaç saatliğine de olsa soğuttu. (Niye bu kadar üstü kapalı yazıyorum? Bu konuda ne yazık ki öyle yapmak durumundayım. Normalde yazmamam bile gerekebilirdi ama konunun özünün şirket ismi vermeden dahi tartışılması gerekiyor)
Sonuçta şirket şöyle çok kötü bir pozisyonda kaldı: Belki de kurulduğundan beri yaşadığı en büyük rezillikle karşı karşıya. Ama o internet üstünden insanlara ne kadar güzel bir şeyler yaptığını söyleyip duruyor. Gazeteciler, vatandaşlar, milyonlar ondan neler olup bittiğini öğrenmek istiyor. Ama o internet üstünden yaptığı güzellikleri sıralayıp duruyor. Okuyanlar sinirden küplere biniyor. Sinirler geriliyor. O anda bu şirket internette hiç olmasa, bu mecradan insanlara yaklaşmamış olsa belki çok daha iyi olacak…
İnternet ortamını bilmeden girenler için söylemek istiyorum: Bu ortam aynı evlilik gibi. Sadece iyi günde, restorana diskoya sinemaya gitmek için beraber olmuyorsunuz. Bunun iyi günü var, kötü günü var, hastalığı var sağlığı var. Bir kere girince ölüm ya da bir embesil sizi ayırana kadar beraber olacaksınız orasıyla. Aksi düşünülemez.
Eğer bunun aksini düşünen varsa internete hiç girmesin, şirketini bu ortama sokmasın. Eğer zaten girmiş olanlar varsa da sessiz ve derinden çıksın söz veriyorum kimseye söylemeyeceğim.
Evrensellik balonu…
Posted by admin in Dijital PR on 15/06/2009
İnternet evrensel ya… Onun içindeki herşeyi de hemen evrensel yapalım. İşte bizim mantığımız böyle çalışıyor.
Öncelikle şunu söyleyelim: İnternet evrensel değil, onun içindeki bit ve byte alışverişi evrensel. Onun içindeki kurallar, onun içindeki alışkanlıklar ülkeden ülkeye, yaş grubundan yaş grubuna ve hatta bir takımın taraftarından diğerine farklılıklar gösteriyor. Birinin ak dediğine diğeri kara diyor. Birinin yapmaktan zevk aldığı, diğerine zul geliyor. Birinin başardığı diğer tarafta bütün zamanların en büyük yanlışı olarak ortaya çıkıyor. Ama gelin görün ki şu anda internet ağzına kadar tek tip batılı bir ülkenin insanları tarafından dolu olduğundan o insanların yığıldığı her şey “evrensel başarılı uygulama” olarak ilan ediliyor. Doğru bir şey mi bu? Haydi canım siz de…
Pazarlama dünyasının içine paraşütle internetten değil okuldan girenler bilir, pazarlamanın evrensel kuralları yoktur. Şimdi tekrar saymayalım yukarıdaki laf salatasını işte, her kitlenin farklı bir pazarlama tekniğiyle ulaşılma isteği var. Fakat gelin görün ki dışarıdaki parlak gençler bunun farklı olduğunu düşünüyor.
Gelin parlak gençleri tanımlayalım: Parlak gençler çoğunlukla bilgisayarda ingilizce öğrenmiş, hayata dair duruşunu Wikipedia’dan aldığı bilgilerle oluşturmuş, ona sunulan guruları geri çevirmemiş ve daima kendinden daha az teknolojik görünenler tarafından “ne kadar zeki ve çağdaş bir çocuk” şeklinde şımartılmıştır. Bu yüzden de onun söyledikleri çağı yakalamak olarak tanımlanır. Nasıl orta yaş krizi yaşayan insanlar bir anda spor ayakkabısı üstüne kot pantolon çekmeye başlar ve bunun kendini genç hissettirdiğini düşünürse… İnternette parlak gençlerin şirkete yaptığı da bu. Yılların geleneksel yapılı şirketleri ölçülü bir yapılanmaya gitmek yerine internette viral pazarlama yaptıkları zaman kendilerini uzay şirketi sanmaya başlıyor.
Sevgili şirket sahipleri… Hemen dijital hayat içindeki PR ajanslarıyla görüşmeye başlayın: Size öncelikle bu iş dünyada nasıl yapılıyor filmlerini göstermeye başlayacaklar. Almanlar nasıl birden bire sokakta flash mobbing yaptılar, Amerikalılar nasıl insanları dostlarından bir hamburger menüsü karşılığında ayırdılar filmleri su gibi akar önünüzden. Siz ne oluyor ne bitiyor demeye kalmadan bir kova bilgiye maruz kalırsınız. Size satılan “bakın ne kadar çok insan bunu sevmiş demek ki size yaptık mı dünya para kazanırsınız” kavramıdır. Oysa Amerikalının sevdiğini Türk sevecek diye bir şey yoktur.
Bir örnek… Amerikalı dahiler Burger King için bir kampanya hayata geçirmiş: Demişler ki gelin dostlar Facebook’dan her sildiğiniz 20 kişi için size bir menü verelim. Hoop binlerce kişi silmiş bu da inanılmazmış. Dostlarından çok seviyorlarmış Burger King menüsünü. O zaman…
O zamanı bu zamanı yok. Yapılan Türkiye için güzel bir şey değil. Amerika için dahiyane mi o kadar tanımıyorum o ülkenin iç dinamiklerini. Bir kişiyi dostundan ayıracak kadar güzel menü yapmak mıdır tartışılan yoksa bir nevi terbiyesizlik midir bu olaya bu şekilde bakmak lazım. Ama her ne yaparsanız yapın bu olaya “bunu yapmayan hatta anlamayan çağ dışıdır” şeklinde yaklaşanlara prim vermeyin. Para da vermeyin. Sırtınızı size dönmek suretiyle gidebilecekleri bir istikamet verin.
Günün Dijital PR sözü: Ben Dijital PR gördüm…
Bu yazı uzun yazı okuyamayanlar için yazılmıştır, eğer keninizi böyle niteliyorsanız zaten yazının sonunu göremeyeceksiniz. O yüzden şimdiden yazıyı edebinizle kapatın.