Gerçeği yalnızca gerçeği söyleyeceğime…

Virüs gibi yayılan kampanyalara viral kampanya deniyor. Siz bir yerden taşı suya atıyorsunuz ve halkalar giderek büyüyerek çoğalıyor. Sorun şu ki… Halkalar yaratmak, virüsü yaymak, mesajı kitlelere duyurmak için yapmanız gereken şeylerin üst ve ahlaki sınırı yok.

Amaç mesajların kendini kopyalayarak, virüs gibi bölünerek çoğalmasıdır. Bu yüzden insanların bir başka yere göndermek isteyeceği güzelliklerden oluşmalıdır. Gören vay be demelidir. İçinde şirketin mesajını taşımalıdır. En önemlisi her pazarlama aktivitesi gibi müşterilerin ürüne bakış veya ürünün pazardaki satışında fark yaratması gerekmektedir.

Ancak ideale ulaşılmış mıdır? Şimdilik hayır… Türkiye’ye aynı reklamcılığın televizyonla birlikte geldiği ilk yılllarda yaşananlar tekrar etmeye başladı: Ortaya çıkan pazarlama aktiviteleri ürünü tanıtmak yerine tanıtımı yapan şirketi tanıtmaya başladı. “Hethöt.net şirketi sosyal medyaya şaane bi viral yapmış…” “Peki virali yapılan ürün ne… Dur dilimin ucunda. Neyse hatırlamadım…”

Sosyal medya kullanmaya zorla ikna olmuş şirketlerin kısıtlı internet bütçeleri işte birkaç kişinin özel tanıtımına alet edildi. Şirketler bunu hakediyordu aslında, çünkü kendilerine sunulan kampanyaları internetten arama zahmetine girmiyorlardı. Girip baksalar bu kampanyamsı aktiviteden birkaç tane daha olduğunu göreceklerdi. Gerçi milyon dolarlık reklam veren kocaman kocaman şirketler bunu yapıyor mu ki minicik viral bütçeli kurumlar bunu yapsın…

Ama lütfen geldiğimiz yere bir bakın: Bugün sosyal medyada kimse kimsenin söylediğine inanmaz hale geldi. Attığınız mesajlara aa ne güzel viral deniyor. Yabancı çobanın köyü yanrmış kimse inanmamış özdeyişi, çoban köyü yakınca hepimiz yakmış sayıldık şeklinde değişti. Bir yalancının varlığı köyün tamamını bozdu. Oldu mu? Olmadı. 

Aklımda şahane bir fikir var: Twitter ve Facebook gibi ortamlara bir uygulama yazacak, kutsal kitaplardan koyacağım. Bu alanda doğru bir şey söylemek isteyen sanal olarak kitaplardan birine el basacak. Yine de yalan söyleyecek bunu da virale kullanacak olursa… Onu Allah’a havale ediyorum. Kelimenin her ve tüm anlamlarıyla…

No Comments

Streisand etkisini azaltmanın yolları

Hani insanlar ünlü olmak için ortaya düşerler, kendilerini maymun ederler, oraya buraya saldırırlar. Ama ünlü olduktan sonra adlarının daha fazla çıkmaması için ekstra maymunluklar yapmaları gerekir. İşte tam anlamıyla bunu anlatan, şirket yönetimlerini de ilgilendiren bir yazı bu…

Streisand etkisi 2003 yılında ortaya çıkmış bir kavram. Barbra Streisand, evinde otururken bir de ne görsün? Fotoğrafçının biri evini çekip duruyor. Hemen ortalığı ayağa kaldırıyor ve siz ne hakla benim evimin resimlerini çekersiniz, benim namahrem evimin güzelliklerini nasıl halka açarsınız gibi sapkınlyık yoluna gidiyor. Ama orada da durmuyor, fotoğrafçıya ibret-i alem olsun babında 50 milyon dolarlık, o zamana kadar hiçbir paparazziye açılmamış büyüklükte bir dava açıyor. Eee Barbra bu, gaylerin kraliçesi öyle orta halli bir aksiyonla kalmayacağı belli.

Fakat olay beklenmedik bir biçimde değişiyor: Meğer fotoğraf çeken kişi paparazzi değil, çevre fotoğrafçısıymış. Kıyı boyunca 12 bin farklı fotoğraf çekmiş. O evi de öyle hasbelkader bulmuş. Mahkeme bu yüzden adamı doğal olarak suçsuz buluyor. Ama bununla kalıyor mu? Hayır. Tüm insanlar bu Barbra Streisand’in evi de ne enteresanmış, niye bu kadar saklanıyormuş acaba diyerek internette en fazla paylaşılan resim haline getiriyorlar. Böylece Barbra saklanmak isterken evini dünyanın en tanınan mekanlarından biri haline getiriyor, kendi adına bir kavram yaratıyor bir de üstüne maymun olduğuyla kalıyor.

Bu tip şeyler dünyanın farklı ülkelerinde farklı şekillerde yaşanıyor. Peki biz ya da kurumsal bir şirket olarak başımıza böyle bir olay geldiğinde ne yapmalıyız? Ali Saydam, eğer birisi sizi gay olmakla itham ediyorsa bunu “ben gay değilim” şeklinde gazete ilanlarıyla halka duyurmayın derdi. Haklı öyle ya da böyle gay algısının üstünüze yapışma ihtimali var.

Öncelikle mevcut durumun bir değerlendirmesini yapmak gerekiyor: Bir bakın bakalım acaba size karşı gelen algı gerçekten öyle büyük düzeylerde mi yoksa iki üç kişinin bildiği fazla yukarılara çıkmayacak bir şey mi? Çünkü gerçekten küçük şeyler için Streisand gibi bir bardak suda fırtına çıkarmak, sonrasında anlamsızca olayı büyütek istemezsiniz.

Olayın üstüne giderken orantısız güç kullanmayın. Unutmayın ki büyükler küçüklerle yaptıkları savaştan asla galip çıkamaz. Büyük çok feci döverse ayıp değil mi utanmadan küçücük rakibi dövüyorsun denir, küçük rakip yanlışlıkla size bir fiske atacak olsa kahraman ilan ediyir. Özellikle de bizimki gibi Akdeniz ruhu taşıyan ülkelerde kimse kuvvetli rakibi tutmaz. Bu yüzden eğer büyük bir yapıysanız büyüklüğünüzü başkalarının gözüne sokmamaya çalışın.

Gelelim verilecek mesajlara: Eğer yapılan işte parmağınız yoksa bunun kesinlikle ve öncelikli olarak duyurun. Eğer karşınızdaki size karşı kötü bir şey yaptıysa iletişimi karşıdakini ezme üstüne değil onun size verdiği zararı anlatma üstüne kurun. Streisand etkisine kapılmamak için olaya konu olan şeyi asla ön plana çıkarmayın hatta mümkünse unutturun. Bunun kolay olduğunu söylemedim söylemeyeceğim. Bunun için bu işi pazarlamacıya değil iletişimciye yaptırın.

No Comments

Ünlülerin interneti kullanamaması

Ayşegül AldinçBazı şarkıcılar vardır dinler beğenir sonra da unutursunuz. Bazıları vardır onu tekrar tekrar hatırlamak istersiniz. Bilgisayarınızın bir köşesinde daima şarkılarını tutarsınız, beğenirsiniz ama neden beğendiğinizi bilmezsiniz. İnternette onun özel bir bilgisine rastlayınca bokunuzda boncuk bulmuş gibi sevinirsiniz. İşte Ayşegül Aldinç bu ikinci kategoriye giriyor.

Gazeteci yazar Orhan Aldinç’in kızı. 1962 doğumlu. Modern Folk Üçlüsü ile Eurovision’a katılmışlığı, sonuncu olmuşluğu var. 4-5 albümü var ki sonuncusunu 2000 yılında yaptı. Arada bazı şarkıları var ki insanı alıp başka yerlere götürüyor. Gözlerin Su Yeşili, Ah Sevdiğim, Sorma… Bunlar başka bir evrenden gelmiş gibi duruyor. Mina gibi puslu bir sesi, nedenini bilmeden gözlerimi ayıramadığım gözleri var.

İnternette aysegulaldinc.com.tr sitesini bulduğumda o kadar mutlu oldum ki… Site yapım aşamasındaydı. Olsun. Forumu vardı uçarak girdim içine. Eski bir teknolojiyle sıradan bir forum yapmışlar. Varsın olsun onun mesajlarını alacağım. Üye olmak gerekiyormuş, umurumda değil hemen olurum. Ama olamıyorum. Neden? Çünkü üye olmak için görüp içindeki yazıları sisteme aktarmamız gereken doğrulama resmi çalışmıyor. O kadar elzem mi onun sitesinde doğrulama resmi? Tabii ki değil.

Bu yüzden internette serseri mayın gibi dolaşıp onunla ilgili birkaç güzel şey bulmaya çalışıyorum. Zamanının erkek dergilerine çektirdiği çıkıyor karşıma anlamsızca. 20 senede marka olmuş ama internette on dakikalık çalışmayı yapmadığı için markayı peynir ekmek gibi bitiriyor. Özel hayranı olan insanların hayranlarına özel ilgi vermesi gerekiyor. O bir Tarkan değil. Herkese hitabetmesi gerekmiyor. 30 yaş üstü, göbekli, özellikle erkek hayranlarına merhaba demesi, internetin izin verdiği ölçüde “diyebilmesi” yeterli. Ama ucuz bir forum yazılımının çalışmayan bilgi doğrulama resmine kurban gidiyor ilişkimiz.

Ah sevdiğim, sevmeyi bilirdin. Ah sonunda yine sen bitirdin.

No Comments

Yurdumun 145 bin safının Facebook sınavı

n173710520982_9151Şimdi yolda giderken birine gidip ya güzel kardeşim sen kaç yaşındasın deseniz sinir olur size uzaklaşır. Gel sana para vereyim bana adını söyle deseniz, söylemez bir de üstüne döver. Gel e-posta adresini ver de sana reklam gönderimleri yapayım deseniz polis çağırır. Ama Facebook’ta öyle mi ya? Sepet gibi dökülüyor.

Hatırlarsınız bundan aylar önce, Facebook üstünde bir grup açıldı. Diyordu ki grubun tanımında gelin bu gruba üye olun, resminizi kim görmüş, profilinize kim tıklamış, sizin kiminle ne yaptığınızı kim gözlemiş görün. Yurdumun insanı için bu parayla ölçülemeyen bir değere sahip. Hemen uçarak bu gruba üye oluyorlar.

Fiziksel olarak bu söylenenler nasıl gerçek olacak bir bakalım: Bir gruba gireceksiniz. Gruba girer girmez bir anda grup sihirli bir şekilde size Ahmetle Özlem sizin resminize baktı diyecek. Haydi bunu aklınız aldı peki Facebook size niye bunu bir hizmet olarak vermiyor da niye birkaç garip isimli gruba bu özelliği koyuyor? Facebook’un uygulamalar bölümü varken neden uygulama olarak değil de grup olarak karşımıza çıkıyor? Çok aptalca değil mi?

Ne oluyor siz gruba girince? Sizinle ilgili birçok bilgiyi, mesela e-posta adresinizi ele geçiriyorlar. Bunu da istedikleri gibi kullanıyorlar. Olur olmaz zamanlarda size en iyi ihtimallerle Viagra reklamı gönderiyorlar.

Gelelim yeni tribe… Eski gruplara artık giren kalmadığı için yeni bir şey yapmak gerekiyordu. Bunun için resimlere baktırmaktan öte ne olabilirdi? Yurdumun sahtekarı düşündü ve görüntülü Facebook sohbeti olayını icat etti. Yine bunu uygulamalar üstünden değil gruplar üstünden vermeye başladılar. Maymun gibi üye toplamaya başladılar.

Bu gruplardan birinin içinde tam 145 bin üye var. Tüm arkadaşlarımdan gün aşırı üyelik istekleri ve önerileri geliyor. Buna ilk bir haftada inanan 145 bin kişi var inanılmaz bir rakam.

Grubun kurucularını yakından tanıyalım: Neriman Sevecen isimli bir bayan. Sevecen bir mayolu resmini koymuş profiline. Üye olduğu diğer gruplar neler bilmek ister misiniz? Aramızda para toplayalım APO şerefsizini ayda asalım!, AYYILDIZI SEVENLER BURAYA, izmirde sex, IstanbuL Lez cLup, sex partneri arayanlar, istanbulda gerçek anlamda sex yapmak isteyen bayanların yerı, SİGARA İÇERKEN A…ININ YALANARAK BOŞALMASINI İSTEYEN KIZLAR, A.. ALEV GİBİ YANANLAR, Azgın Bayanlar, azgın kızlar, sanal sex, webcam sex, porno film izleyen kızlar parmak kaldırsın, SEX SEVEN BAYANLAR, KAVUNİCİ-MOR DERKEN SENEYE TRANSPARAN GİYSİN 64L4T4S4R4YL14R, izmir sex, izmir sex düşkünleri (ateş bastı bana diyenler)grubu, tamamen gizli izmir sex, izmir sex bu gece, izmir real sex, sex izmir grup, sanal da değil reel de sex arayanlar, istanbulda evli dul mutsuz reel sex arzulayan kadınlar gelin, istanbulda gizli sex yapmak isteyen kızlar, istanbulda gizli sex yapmak isteyen bayanlar, istanbulda profesyonel sex esi arayanlar…, istanbulda sex partisi başladı, istanbulda sex isteyen kadınlar, istanbulda sex arayan bayanlar

Şimdi anladınız mı neyle karşı karşıya olduğunuzu?

Devam edecek misiniz 145 bin saftan biri olaya? Sayıyı artıracak mısınız?

No Comments

Ercan Saatçi ne yapmalı?

Bir gün Ercan Saatçi isimli şarkıcı, besteci, söz ve spor yazarı kişi, kendi tuttuğu takımın televizyonuna mülakat verir. Bu mülakat başlamadan önce kendi aralarında komik bir biçimde konuşurlar. Konuşmanın tam metnini aşağıda bulabilirsiniz. Farklı dost gruplarında hemen her Türk insanının kendi arasında yaptığı bir muhabbettir bu. Ama işin içine takım muhabbeti girince, olay ayyuka çıkınca konu çığrından çıkar. Şimdi Ercan Saatçi ve Metin Özülkü bu işten nasıl kurtulur konusunu profesyonel bir gözle masaya yatıralım istiyorum.

Öncelikle olay nasıl olmuşa bakalım…

İki kişi, iki hasta Fenerbahçeli, ki bunlar muhtemelen program için bir araya gelmiş insanlar değiller eskiye uzanan dostlukları var, kendi aralarında konuşuyorlar. “Talihsiz” kelimeler ağızdan çıkınca biraz geriliyor ve bunu aradan nasıl çıkarabileceklerini konuşuyorlar. Yayına elbette böyle yansımıyor. Ama aradan 40 aydan fazla bir zaman geçtikten sonra olay internete düşüyor.

Şimdi konunun internete düştüğü zaman dilimi içindeki şartlara ve sonrası gelişimine bakalım…

Ercan Saatçi Türkiye’nin en büyük gazetelerinden birinin genel yayın yönetmeninin kızıyla evli. Bu izdivacın etkisi var veya yok; Ercan Saatçi, mevcut işinin devamı olmayan bir kariyere sahip olarak Türkiye’nin en büyük gazetelerinden birinin en prestijli servislerinden biri olan spor servisinin koordinatörü oluyor. Koordinatörlük kavramı gazete servislerinde mevcut değil. Bu konunun servis yöneticiliğine konvansiyonel metodlar ve yıllarla gelen kişileri rahatsız ettiği aşikar.

Tam bu dönemde Saatçi gazetenin genel yayın yönetmeninin kızından basına yansımayan sebeplerle ayrılıyor. Tam bu dönemde gazetenin spor servisi revizyona gidiyor. Çok isimli çalışanlar, köşe yazarları, hatta spor servisinin şefi bu revizyondan etkilenip işinden oluyor.

Bu arada Fenerbahçe, Galatasaray’ı onuncu yıl üst üste yeniyor ve taraftarın ateşini alacak bir hakem hatası, federasyon yanlışlığı vesair bir durum söz konusu değil. Yani taraftar için negatif düşünceyi yönlendirecek bir hedef arayışının olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Konu bir hafta sonu günü, konunun muhattabı takımın maçından yaklaşık 24 saat önce sosyal medyaya tüm ağırlığıyla düşüyor. Birkaç saat içinde çok geniş kitlelere yayılırken toplu hareket haline dönüşüyor. Önce Ercan Saatçi’nin şahsına yapılan saldırılar, maç saati geldiğinde onun çalıştığı kurum olan gazetenin kurumsal kimliğine direkt bir saldırı halinde ortaya çıkıyor ve zirve noktasına ulaşıyor. Taraftar gazetenin o sırada stadda mesai veren çalışanlarını dışarı davet ediyor.

Ercan Saatçi bir özür yazısı hazırlayarak bunu gazetedeki köşesinden halkla paylaşıyor. Saatçi yaşananları herkesin her zaman yaşayabileceği sıradan bir konuşmanın maksatlı yansıtılması olarak nitelerken bunun üstüne gidilmesinin yanlışlığını dile getiriyor. Bu arada da yazısına tez olarak Develi ve Kazan gibi maç öncesinde buluşulan ve her şeyin sansürsüz konuşulduğu mekanların mahremiyetini arkasına alıyor.

Ercan Saatçi ne yapmalı?

Gelelim başlık konumuza. Saatçi ne yapmalı diye sorduğumuzda akla en yakın ve en acısız gelen yöntem halka bunu zamanın kollarına bırakar unutturmaya çalışmak. Bu ülkede en üst düzey yöneticinin “validenizi de alınız gidiniz” minvalindeki önermesinin ne kadar çabuk unutulduğu göz önünde bulundurulursa akılcı bir çözüm olduğu düşünülebilir.

Ercan Saatçi’nin fikir satarak yaşamını sürdürdüğü, karşısındaki kitlenin tam bir aktivist yapıya sahip olduğu düşünülecek olunursa bunun zor olacağı da öne sürülebilir. hele ki fikir karşıtlarının konuyu sürekli kaşıması ihtimali (gazetecilerin ilk günden “o gazeteci değildir” diyerek total red ve yalnızlaştırma politikasına gittiklerini de unutmayalım) konunun unutulma sürecini sadece uzatabilir.

Konunun üsütnde çalışılması gerekirse Saatçi’yi Galatasaraylı dostlarıyla birlikte maç seyrederken görebiliriz. Galatasaraylılığı ile bilinen kişilerin onu savunması bu alanda ona önemli bir koz verebilir. Yazılarında bu yaşananlarla ve kendiyle üsluiplu bir biçimde dalga geçebiliyor olması, bir anlamda kendiyle olan barışıklığını yansıtması da ona değişik kapılar açabilir. Bir hata yaptığını kabullenerek “hatadan dönmenin erdemini” diye getirmek, “e ne yapayım öleyim mi şimdi” demek yardımcı olabilir iletişim biçimleridir.

Her halükarda repütasyon yönetimi adına Saatçi kendini Fenerbahçeli aktivistler nezdinde hoş gösterecek konuşmalar yapabilir. Yapmaması gereken tek şey bu kitlenin kendine sırt dönmesini sağlayacak aksiyonlardır.

No Comments

İnternetin devler ligindeki Türkler

9İnternet bir devlet ligiydi. Türkiye’ye ilk geldiğinde o kadar sevinmiştik ki ilk defa bir konuyu gavurlar yapıp bitirmeden yakalayacağız diye… Onlarla neredeyse aynı anda başlayacaktık. Üstelik insanlık tarihinin en önemli icadıydı internet…

O zamanlardaki çıkarımımız şuydu: Biz interneti dünyayla birlike geliştireceğiz, duvarları yıkacağız. Hem ülke gelişmişlik yoluna adımlar atacak hem de ekonomimiz bu işten giderek daha fazla büyüyen miktarda beslenecek. Bir de üstüne eğitim, bir de üstüne bacasız sanayi yüzünden yöresel kalkınma… Deymeyin keyfine.

Ama sonuçta ne oldu hep beraber bakalım: Dünyayla aynı anda başladık ama biz Türkiye’den başladık. Başlarda hızımız olmadı, geniş bandımız olmadı. Sonra sahip çıkanımız olmadı. Sonra  rekabetimiz olmadı, en sonunda alternatifimiz olmadı.

Ha buna karşılık internet Mahir’imiz oldu. Kural koyucularımız oldu. Bilmeden sahip çıkanlarımız, batak para yatıranlarımız, buişten batanlarımız, milyar dolar edecek şirketleri paketleyip yabancı sermayeye kaskallayanlarımız oldu. Ama ne dersek diyelim başta hayal ettiklerimiz olmadı.

Şimdi çevresel faktörlere de çok abanmamak lazım. Sanki bunlar olsaydı şimdinin gençleri ve sözde girişimcileri alıp yürüyecek miydi? Mesela sosyal medyada neyin bilgisini paylaştılar? Milyonlarca kişinin olduğu ortam için hangiiş modelini yarattılar? “Rakip ya da piyasanın itici gücü bunu yapıyor biz de yapalım”ın dışında ne oldu hayatlarımızda?

Sonuçta biz artık devler liginin ön eleme takımlarından biri bile değiliz. Arkamızdan gelen, bizden onlarca sene geriden bu işe başlayan Doğu Cumhuriyetleri bile alıp yürümüşken biz okumuş birkaç çocuğun çok para kazandığı, halkının porno aradığı, hükümetinin arama motoru kapattığı bir ülkede debelenip duruyoruz. Devler ligini kaçırdık. Yerel ligde sahadakilerin kafasına pet şişe atarak idare ediyoruz.

No Comments

Kasabanın Bir Sırrı Olmalı

Her kasabanın bir sırrı vardır. Anthony Quinn’in bence baş yapıtı Kasabanın Sırrı filmini izlemişsinizdir. İzlemeyenler için kısa özet vermek gerekirse… İtalya’da İkinci Dünya Savaşı sırasında mükemmel şaraplar üreten Santa Vittoria kasabasını Almanlar işgal edecek. Kasabada yaklaşık 1 milyon 300 bin şişe şarap var. Almanlar el koymadan bunların bir kısmını saklamak gerekiyor. Çünkü bu şaraplar giderse kasabanın hiçbir şeyi kalmıyor.

İşte günümüzde şirketlerin durumunu biraz bu film anlatıyor. Bir yandan herkese kendilerini açmak zorundalar. Diğer taraftan da varlıklarının amacı bir takım sırları korumak zorundalar. Çünkü bazı şeyler açıkça söylenirse şirketlerin darmadağın olması söz konusu olabilir.

Bu noktada Kasabanın Sırrı filmi bizim için çok yol gösterici olabilir sırların nasıl korunacağının anlaşılması bakımından… Sayalım bunları sizlere:

  1. Sırlarınızın hepsini birden saklamayın, kapalı kutu olmayın. Filmde 1 milyon 300 bin şişenin 300 binini Almanlara bırakıyordu kasaba. Çünkü çok az bırakırlarsa Almanlar soruşturacaklar. Çok bırakırlarsa eldeki maldan olacaklar. Ortalığa sunulacak belli bir veri sınırını bulmak lazım. Bu da çok zor değil.
  2. Sırları korumak için mutlaka bir soytarıya, ağzı iyi laf yapan, varlığı buna bağlı bir Anthony Quinn’e ihtiyaç var. Almanlar 300 bin şişe şarabın 200 binini isteyince bağırarak kendini yerlere atacak, ağlayıp 50 bin şişe için kendini yerlere atacak birine…
  3. Sırrın korunması için tüm kasabanın (analojimizde şirketin) tüm bireylerinin, çoluklu çocuklu ortak hareket etmesi gerekiyor. Bir kişi bile işi sızdırırsa tüm kasaba batar.
  4. Karşınızdakiler her zaman ebleh Alman subayları olmayabilir. Zama zaman Gestapo’dan uzmanlar da gelecektir. Bunun için hazırlıklı olmalısınız. Örneğin Gestapo işkencesine kimsenin dayanamayacağını bilen Quinn, kasabada birkaç kişinin yapılan hiçbir şeyden haberinin olmamasını sağlıyordu. Onlar öylesine bir işkenceden geçtiler ki sonunda Almanlar bile ikna oldu orada hiçbir şeyin bulunmadığına. Şirketinizde basın sorgucularının karşısına oturtabileceğiniz böylesi ağzı sıkı ve göreli bilgisiz kimse var mı?
  5. Şarapların saklanması işinde tüm kasaba birlikte çalışıyordu filmde. Önce herkes bir şeyi bir yerden diğerine götürmeye çalışıyor ancak bir türlü başarılı olamıyor hem zaman hem de ürünün önemli bir kısmını kaybediyordu. Sonra herkes elden ele geçirdi şişeleri ve birkaç günde 1 milyon şişe şarap taşındı. Şirketinizde elden ele ortak çalışma prensibiniz var mı? Çünkü uzun zincirin bozulması için tek bir halkanın kötü tasarlanmış olması kafi…
  6. Son sahnede Alman subayı yalvarır duruma geliyor en azından kasabada bir şarap olduğu bilgisine sahip olup kendini daha iyi hissedebilmek için. O soytarı görünümlü Quinn yine de ser veriyor sır vermiyor Alman subayına… Ne olur ne olmaz değil mi?

Bu kadar analoji fazla mı geldi bilmiyorum. Ama eğer bir sırrınız varsa… Şu birkaç madde hep elinizin yakınlarında bir yerde bulunsun derim…

No Comments

Sanatsal yalanlar

Çok acayip. Söylenen o ki GenPet diye yeni bir oyuncak yapılmış ve satılmaya başlanacak. Biyogenetik firmaları tarafından geliştirilmiş canlı hayvanlar bunlar. Eti var, kanı var, kemikleri var, kasları var. Yani pille çalışan ve bilinen robotlardan değiller.

Zigot mikroenjeksiyon yöntemi ile (neyse o artık) yapılmışlar. Farklı türlerden alınmış farklı proteinlerden oluşturulmuşlar (allahım aklımızı koru). Olay o ki bu insansal hayvanat bebişler plstiklerin içinde uyutuluyor. Alınca hemen beraber satın aldığınız kitin içindeki ilaç ve cihazları kullanarak onu canlandırıyorsunuz. 1 yıl yaşayanı var, 3 yıl yaşayanı var. Tabii ki farklı paralara satılıyor.

İlk okuduğunuzda olmaz öyle diyor sonra dur belki de olurmu acaba ki ne gibi korkulara kapılıyorsunuz. Adamlar medya kiti yapmış, dükkanlarda satılan resimleri var, çocuğun biri kucağına almış bunu yürüyor. Ya doğruysa…

İştegünümüz  insanoğlunun en önemli korkularından biri burada yatıyor. Ya birilerinin bildiği şeyi ben diğerlerinden daha geç öğrenirsem?.. YA bu gerçek çıkar ve ben bunu atlamış olursam?.. Ya herkesten önce bildiğim halde bunu kimseye duyuramazsam (klasik internetçi korkusu)… İşte bunun için hemen bir mesaj yazıyorsunuz kıçına takıyorsunuz linki, yolluyorsunuz gidiyor. Eğer konu çok inandırıcı değilse sadece linki veriyorsunuz, yok biraz inandıysanız hikayenin sonuna bir arkadaşınızın bunu aldığını bile ekleyebilirsiniz.

Bu vaka özeline baktığımızda belki şekil insansı değil de biraz daha abidik bir hayvan olsaydı ben bile ciddi inanabilirdim. Saat gecenin bilmamkaçı olmuş internette arama yapmak da zor geldi. Böyle bir şey olsaydı haberlerde geçerdi dedim ama bulamadım o yüzden daha az inanmaya başladım.

Linki internette bizlerle paylaşan sevgili Özgür Uçkan bunun memetic art adında bir sanat dalı olduğunu iletti bize. Benim acaba viral mi kesin saçmalık mı söylemlerime kafama vura vura sanat sanaat dedi :)

Çok sanat insanı sayılmam. Belli sanat dallarına geçişi sağlayacak rafine zeka yapısına da sahip değilim. Mesela David Lynch filmlerinin sanatını da anlamam. Blue Velvet’te Dennis Hooper “Let’s fuck! I’ll fuck anything that moves!” dediğinde “vay vay vay sanata bak” demek yerine “ehi ehi herif ne diyo la” diyenlerdenim ben. O dünyanın ince tarafı bana göre değil yani.

Genpet tarafına dönecek olursak… Eşek şakası ve sanat arasında konumlandırmakta zorlandığım bu olayın sosyal bazı etkileri olacak ki bunu ileride göreceğiz bu gidişat bu hızla devam ederse: İnternet eni konu güvenilir bir yer olmaktan iyice çıkacak. Bilgi almak gerçekten pahalı bir şey haline gelecek. Güvenilir insan hiç bulunamayacak. Böylece internet akıllı insanlar yaratmada iyi bir araç olabilecekken yine TV gibi aptal kutusu haline dönüşecek.Bir süre daha devam ederse bu saçma sapan viral ve komik yalanlar furyası… İnsanlar inanacak şey bulamayacaklar. Amaç ders vermek ve öyle her gördüğünüze inanmayın demekse… Amaç iyiye sevk etmekse… Bu yol doğru mudur bilmiyorum.

Bu bir öngörü.

No Comments

Cehenneme giden yol kanaat önderleriyle döşelidir

Eskiden Türk filmlerinde fakir ama gururlu gençler olurdu. Bu fakirler zenginliğe yatay geçebilmek için ne yaparlardı? Tabii ki çok çalışıp çabalayıp doğr yatırımların sonunda emeklerinin karşılığını ALMAZ, onun yerine gidip bir gazinoda keşfedilir ve paraya para demezlerdi.

Pazarlama dünyasında fikir önderi ya da kanaat lideri denen insanlar da o gazinolardaki patronlar gibi işte. Siz milyonlarca insana bir konuyu anlatıp teker teker kalplerine girip kafalarındaki yanlış anlamaları önlemek yerine bir kanaat önderi buluyorsunuz. Onu bir şekilde bilgilendiriyorsunuz. Sonra bilgilendirdiğiniz kişi gidip sizin yerinize sizin elçiniz oluyor ve cümle alemi bilgilendiriyor.

Bu noktada konunun başarılı veya başarısız olma kriteri inanılmaz derecede basit: Siz geniş kitlelere giderken harcadığınız paranın ne kadar altında kalıp kanaat liderini aynı sayıda insana yönlendirebiliyorsanız o kadar başarılısınız. Tamamen matematik. Tamamen objetkif. Kimsenin iyi niyeti kötü niyeti işin içinde değil. İkincil planda mesajın ne kadar kayıpla ulaştığı, toplam iletişimin ne kadarının zarar gördüğüne de bakılabilir. Ama neresinden bakarsanız bakın çok kolay bir iş.

Eğer siz bir kanaat önderiyseniz, size öyle diyorlarsa veya kendinizi öyle hissediyorsanız yazının devamını okumayın.

Sevgili kanaat önderleri tuvalet kağıtları gibidir. Az kullanılmış, hatta mümünse hiç kullanılmamış olmaları makbuldür. Doktor bayandan az kullanılmış Renault olur ama doktor bayandan az kullanılmış tuvalet kağıdı pek azımızı mutlu eder. Peki neden bu yakışıksız benzetmeyi yapıyoruz? Hemen anatalım.

Kanaat önderlernin bir başarısı, bir markanın temsilcisi olarak değil, kendileri olarak markayı tanıtmalarında yatar. İnsanımız, diğer tüm dünya insanları gibi hekimden sormaz, çekenden sorar. Kendi gibi olan biri bir ürün ya da hizmet için güzel konuşuyorsa, bundan da herhangi bir çıkarı yoksa o abi şahane, ürün kusursuzdur. Ama kanaat önderleri durumun bir kez farkına varınca talihsiz insan psikolojisi devreye girer. Bu noktada ya kanaat önderi tersine psikoloji kullanır ve ürün iyi olsa bile kötülemeye başlar veya gittiği yolu beğenip ürüne Oscar ödülü vermeye çalışır. Her iki yol da geri dönüştürülmemiş tuvalet kağıdıdır.

Peki ne yapmak lazım? İmkansız bir ilişki mi bu? Değil. Öncelikle kanaat önderinin anlattığı, yaydığı bilginin çok da büyütülecek bir şey olmadığı konusunda tüm tarafların ikna olması gerekiyor. Kanaat önderi yaptığı işi büyütürse bunun ağırlığı altından kalkamayabilir. Ama bunun sıradan bir şey, hayatın doğal bir parçası olarak sunulması halinde her şey yerli yerinde ve yolunda gidecektir.

Bunun yolu kanaat önderlerini rahata farkettirmeden alıştırmaktır.

Bu aşamada size ve çevrenize ellere var da bize yok mu diyen dahili ve harici aptaloğluaptallar olacaktır. Bu ahvalde vazifeniz takmamaktır. Kanaat önderleri iki küçük parça ürün veya hizmetle satın alınamaz. Alınıyorsa önder değillerdir zaten.

Bu açıdan bakıldığında kanaat önderlerini bozmak isteyenlerin, “ellere var da bize yok mu”cuların rakiplerin yönlendirmesiyle hareket eden şerefsizoğluşerefsiz olup olmadığına dikkatle bakmak gerekebilir.

Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir.

Cehennem başkalarıdır.

No Comments

Artık gülmeyeceğim, bütün kabahat senin…

Eskiden internette bir şeylere gülünür, keyif alınır, o dosttan bu dosta gönderilir neşe alınır ve dağıtılırdı. Sonra internet üstünde reklamlar çıktı, mertlik bozuldu, gülme keyfi kayboldu.

- “Oğlum bak süper bir video buldum ah anam garip anam yerine ah anam lahanam diyor ehi ehi ne komik değil mi?”
- “Abi ama o reklam… Gitti gidiyor reklamı…”
- “Gitti gidiyor bütün gülme isteğim…”

Veya…

- “Abi kadının biri kafayı çizmiş ayrıldığı erkek arkadaşını maymun ediyor eşyasını satıyor internetten…”
- “Yok baba reklam o kandırmışlar seni”
- “Senden de tiksindim, bu reklamdan da…”

Bu benim gerçek keyfimdi. Nedense işin içinde reklam olduğunu bilince kendimi aptal yerine konmuş kandırılmış hissediyorum. Bunu pazarlama yöntemi olarak sunanlardan da hazetmiyorum. Ha şu olur, benim başımın üstünde yeri var:

- “Abi förtvırd biraları bir reklam yapmış kafayı yersin…”
- “Haa süpermiş bak hemen sağa sola göndereyim…”

Bendeki bu reklam ve forward sevgisini alan sözde pazarlamacı ve kuruluşları kınıyorum. Artık sevmiyorum, onları da sevmiyorum.

Bu arada reklamın iyisi kötüsü olmaz diyenler bana isimlerini yorum olarak yazdırsınlar. Onlara sağlam küfür ederek reklam yapacağım. Hani olmaz ya reklamın kötüsü… Şöyle sülale ve efradının cinsel seçimlerini irdeleyen birkaç reklam cümlesi kurayım. Bakalım “oh ne güzel babamın diğer erkeklerle yakınlığını masaya yatırmışlar ama reklamımız da oldu herkes bizi tanıyor” diyen bir şirket yetkilisi çıkacak mı?..

No Comments