Ercan Saatçi ne yapmalı?
Posted by admin in Dijital Dünya, PR Dünyası on 02/11/2009
Bir gün Ercan Saatçi isimli şarkıcı, besteci, söz ve spor yazarı kişi, kendi tuttuğu takımın televizyonuna mülakat verir. Bu mülakat başlamadan önce kendi aralarında komik bir biçimde konuşurlar. Konuşmanın tam metnini aşağıda bulabilirsiniz. Farklı dost gruplarında hemen her Türk insanının kendi arasında yaptığı bir muhabbettir bu. Ama işin içine takım muhabbeti girince, olay ayyuka çıkınca konu çığrından çıkar. Şimdi Ercan Saatçi ve Metin Özülkü bu işten nasıl kurtulur konusunu profesyonel bir gözle masaya yatıralım istiyorum.
Öncelikle olay nasıl olmuşa bakalım…
İki kişi, iki hasta Fenerbahçeli, ki bunlar muhtemelen program için bir araya gelmiş insanlar değiller eskiye uzanan dostlukları var, kendi aralarında konuşuyorlar. “Talihsiz” kelimeler ağızdan çıkınca biraz geriliyor ve bunu aradan nasıl çıkarabileceklerini konuşuyorlar. Yayına elbette böyle yansımıyor. Ama aradan 40 aydan fazla bir zaman geçtikten sonra olay internete düşüyor.
Şimdi konunun internete düştüğü zaman dilimi içindeki şartlara ve sonrası gelişimine bakalım…
Ercan Saatçi Türkiye’nin en büyük gazetelerinden birinin genel yayın yönetmeninin kızıyla evli. Bu izdivacın etkisi var veya yok; Ercan Saatçi, mevcut işinin devamı olmayan bir kariyere sahip olarak Türkiye’nin en büyük gazetelerinden birinin en prestijli servislerinden biri olan spor servisinin koordinatörü oluyor. Koordinatörlük kavramı gazete servislerinde mevcut değil. Bu konunun servis yöneticiliğine konvansiyonel metodlar ve yıllarla gelen kişileri rahatsız ettiği aşikar.
Tam bu dönemde Saatçi gazetenin genel yayın yönetmeninin kızından basına yansımayan sebeplerle ayrılıyor. Tam bu dönemde gazetenin spor servisi revizyona gidiyor. Çok isimli çalışanlar, köşe yazarları, hatta spor servisinin şefi bu revizyondan etkilenip işinden oluyor.
Bu arada Fenerbahçe, Galatasaray’ı onuncu yıl üst üste yeniyor ve taraftarın ateşini alacak bir hakem hatası, federasyon yanlışlığı vesair bir durum söz konusu değil. Yani taraftar için negatif düşünceyi yönlendirecek bir hedef arayışının olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Konu bir hafta sonu günü, konunun muhattabı takımın maçından yaklaşık 24 saat önce sosyal medyaya tüm ağırlığıyla düşüyor. Birkaç saat içinde çok geniş kitlelere yayılırken toplu hareket haline dönüşüyor. Önce Ercan Saatçi’nin şahsına yapılan saldırılar, maç saati geldiğinde onun çalıştığı kurum olan gazetenin kurumsal kimliğine direkt bir saldırı halinde ortaya çıkıyor ve zirve noktasına ulaşıyor. Taraftar gazetenin o sırada stadda mesai veren çalışanlarını dışarı davet ediyor.
Ercan Saatçi bir özür yazısı hazırlayarak bunu gazetedeki köşesinden halkla paylaşıyor. Saatçi yaşananları herkesin her zaman yaşayabileceği sıradan bir konuşmanın maksatlı yansıtılması olarak nitelerken bunun üstüne gidilmesinin yanlışlığını dile getiriyor. Bu arada da yazısına tez olarak Develi ve Kazan gibi maç öncesinde buluşulan ve her şeyin sansürsüz konuşulduğu mekanların mahremiyetini arkasına alıyor.
Ercan Saatçi ne yapmalı?
Gelelim başlık konumuza. Saatçi ne yapmalı diye sorduğumuzda akla en yakın ve en acısız gelen yöntem halka bunu zamanın kollarına bırakar unutturmaya çalışmak. Bu ülkede en üst düzey yöneticinin “validenizi de alınız gidiniz” minvalindeki önermesinin ne kadar çabuk unutulduğu göz önünde bulundurulursa akılcı bir çözüm olduğu düşünülebilir.
Ercan Saatçi’nin fikir satarak yaşamını sürdürdüğü, karşısındaki kitlenin tam bir aktivist yapıya sahip olduğu düşünülecek olunursa bunun zor olacağı da öne sürülebilir. hele ki fikir karşıtlarının konuyu sürekli kaşıması ihtimali (gazetecilerin ilk günden “o gazeteci değildir” diyerek total red ve yalnızlaştırma politikasına gittiklerini de unutmayalım) konunun unutulma sürecini sadece uzatabilir.
Konunun üsütnde çalışılması gerekirse Saatçi’yi Galatasaraylı dostlarıyla birlikte maç seyrederken görebiliriz. Galatasaraylılığı ile bilinen kişilerin onu savunması bu alanda ona önemli bir koz verebilir. Yazılarında bu yaşananlarla ve kendiyle üsluiplu bir biçimde dalga geçebiliyor olması, bir anlamda kendiyle olan barışıklığını yansıtması da ona değişik kapılar açabilir. Bir hata yaptığını kabullenerek “hatadan dönmenin erdemini” diye getirmek, “e ne yapayım öleyim mi şimdi” demek yardımcı olabilir iletişim biçimleridir.
Her halükarda repütasyon yönetimi adına Saatçi kendini Fenerbahçeli aktivistler nezdinde hoş gösterecek konuşmalar yapabilir. Yapmaması gereken tek şey bu kitlenin kendine sırt dönmesini sağlayacak aksiyonlardır.
İnternetin devler ligindeki Türkler
Posted by admin in Dijital Dünya, Dijital PR on 29/10/2009
İnternet bir devlet ligiydi. Türkiye’ye ilk geldiğinde o kadar sevinmiştik ki ilk defa bir konuyu gavurlar yapıp bitirmeden yakalayacağız diye… Onlarla neredeyse aynı anda başlayacaktık. Üstelik insanlık tarihinin en önemli icadıydı internet…
O zamanlardaki çıkarımımız şuydu: Biz interneti dünyayla birlike geliştireceğiz, duvarları yıkacağız. Hem ülke gelişmişlik yoluna adımlar atacak hem de ekonomimiz bu işten giderek daha fazla büyüyen miktarda beslenecek. Bir de üstüne eğitim, bir de üstüne bacasız sanayi yüzünden yöresel kalkınma… Deymeyin keyfine.
Ama sonuçta ne oldu hep beraber bakalım: Dünyayla aynı anda başladık ama biz Türkiye’den başladık. Başlarda hızımız olmadı, geniş bandımız olmadı. Sonra sahip çıkanımız olmadı. Sonra rekabetimiz olmadı, en sonunda alternatifimiz olmadı.
Ha buna karşılık internet Mahir’imiz oldu. Kural koyucularımız oldu. Bilmeden sahip çıkanlarımız, batak para yatıranlarımız, buişten batanlarımız, milyar dolar edecek şirketleri paketleyip yabancı sermayeye kaskallayanlarımız oldu. Ama ne dersek diyelim başta hayal ettiklerimiz olmadı.
Şimdi çevresel faktörlere de çok abanmamak lazım. Sanki bunlar olsaydı şimdinin gençleri ve sözde girişimcileri alıp yürüyecek miydi? Mesela sosyal medyada neyin bilgisini paylaştılar? Milyonlarca kişinin olduğu ortam için hangiiş modelini yarattılar? “Rakip ya da piyasanın itici gücü bunu yapıyor biz de yapalım”ın dışında ne oldu hayatlarımızda?
Sonuçta biz artık devler liginin ön eleme takımlarından biri bile değiliz. Arkamızdan gelen, bizden onlarca sene geriden bu işe başlayan Doğu Cumhuriyetleri bile alıp yürümüşken biz okumuş birkaç çocuğun çok para kazandığı, halkının porno aradığı, hükümetinin arama motoru kapattığı bir ülkede debelenip duruyoruz. Devler ligini kaçırdık. Yerel ligde sahadakilerin kafasına pet şişe atarak idare ediyoruz.
Kasabanın Bir Sırrı Olmalı
Posted by admin in Dijital PR, PR Dünyası on 23/09/2009
Her kasabanın bir sırrı vardır. Anthony Quinn’in bence baş yapıtı Kasabanın Sırrı filmini izlemişsinizdir. İzlemeyenler için kısa özet vermek gerekirse… İtalya’da İkinci Dünya Savaşı sırasında mükemmel şaraplar üreten Santa Vittoria kasabasını Almanlar işgal edecek. Kasabada yaklaşık 1 milyon 300 bin şişe şarap var. Almanlar el koymadan bunların bir kısmını saklamak gerekiyor. Çünkü bu şaraplar giderse kasabanın hiçbir şeyi kalmıyor.
İşte günümüzde şirketlerin durumunu biraz bu film anlatıyor. Bir yandan herkese kendilerini açmak zorundalar. Diğer taraftan da varlıklarının amacı bir takım sırları korumak zorundalar. Çünkü bazı şeyler açıkça söylenirse şirketlerin darmadağın olması söz konusu olabilir.
Bu noktada Kasabanın Sırrı filmi bizim için çok yol gösterici olabilir sırların nasıl korunacağının anlaşılması bakımından… Sayalım bunları sizlere:
- Sırlarınızın hepsini birden saklamayın, kapalı kutu olmayın. Filmde 1 milyon 300 bin şişenin 300 binini Almanlara bırakıyordu kasaba. Çünkü çok az bırakırlarsa Almanlar soruşturacaklar. Çok bırakırlarsa eldeki maldan olacaklar. Ortalığa sunulacak belli bir veri sınırını bulmak lazım. Bu da çok zor değil.
- Sırları korumak için mutlaka bir soytarıya, ağzı iyi laf yapan, varlığı buna bağlı bir Anthony Quinn’e ihtiyaç var. Almanlar 300 bin şişe şarabın 200 binini isteyince bağırarak kendini yerlere atacak, ağlayıp 50 bin şişe için kendini yerlere atacak birine…
- Sırrın korunması için tüm kasabanın (analojimizde şirketin) tüm bireylerinin, çoluklu çocuklu ortak hareket etmesi gerekiyor. Bir kişi bile işi sızdırırsa tüm kasaba batar.
- Karşınızdakiler her zaman ebleh Alman subayları olmayabilir. Zama zaman Gestapo’dan uzmanlar da gelecektir. Bunun için hazırlıklı olmalısınız. Örneğin Gestapo işkencesine kimsenin dayanamayacağını bilen Quinn, kasabada birkaç kişinin yapılan hiçbir şeyden haberinin olmamasını sağlıyordu. Onlar öylesine bir işkenceden geçtiler ki sonunda Almanlar bile ikna oldu orada hiçbir şeyin bulunmadığına. Şirketinizde basın sorgucularının karşısına oturtabileceğiniz böylesi ağzı sıkı ve göreli bilgisiz kimse var mı?
- Şarapların saklanması işinde tüm kasaba birlikte çalışıyordu filmde. Önce herkes bir şeyi bir yerden diğerine götürmeye çalışıyor ancak bir türlü başarılı olamıyor hem zaman hem de ürünün önemli bir kısmını kaybediyordu. Sonra herkes elden ele geçirdi şişeleri ve birkaç günde 1 milyon şişe şarap taşındı. Şirketinizde elden ele ortak çalışma prensibiniz var mı? Çünkü uzun zincirin bozulması için tek bir halkanın kötü tasarlanmış olması kafi…
- Son sahnede Alman subayı yalvarır duruma geliyor en azından kasabada bir şarap olduğu bilgisine sahip olup kendini daha iyi hissedebilmek için. O soytarı görünümlü Quinn yine de ser veriyor sır vermiyor Alman subayına… Ne olur ne olmaz değil mi?
Bu kadar analoji fazla mı geldi bilmiyorum. Ama eğer bir sırrınız varsa… Şu birkaç madde hep elinizin yakınlarında bir yerde bulunsun derim…
Sanatsal yalanlar
Posted by admin in Dijital Dünya, Dijital PR on 24/08/2009
Çok acayip. Söylenen o ki GenPet diye yeni bir oyuncak yapılmış ve satılmaya başlanacak. Biyogenetik firmaları tarafından geliştirilmiş canlı hayvanlar bunlar. Eti var, kanı var, kemikleri var, kasları var. Yani pille çalışan ve bilinen robotlardan değiller.
Zigot mikroenjeksiyon yöntemi ile (neyse o artık) yapılmışlar. Farklı türlerden alınmış farklı proteinlerden oluşturulmuşlar (allahım aklımızı koru). Olay o ki bu insansal hayvanat bebişler plstiklerin içinde uyutuluyor. Alınca hemen beraber satın aldığınız kitin içindeki ilaç ve cihazları kullanarak onu canlandırıyorsunuz. 1 yıl yaşayanı var, 3 yıl yaşayanı var. Tabii ki farklı paralara satılıyor.
İlk okuduğunuzda olmaz öyle diyor sonra dur belki de olurmu acaba ki ne gibi korkulara kapılıyorsunuz. Adamlar medya kiti yapmış, dükkanlarda satılan resimleri var, çocuğun biri kucağına almış bunu yürüyor. Ya doğruysa…
İştegünümüz insanoğlunun en önemli korkularından biri burada yatıyor. Ya birilerinin bildiği şeyi ben diğerlerinden daha geç öğrenirsem?.. YA bu gerçek çıkar ve ben bunu atlamış olursam?.. Ya herkesten önce bildiğim halde bunu kimseye duyuramazsam (klasik internetçi korkusu)… İşte bunun için hemen bir mesaj yazıyorsunuz kıçına takıyorsunuz linki, yolluyorsunuz gidiyor. Eğer konu çok inandırıcı değilse sadece linki veriyorsunuz, yok biraz inandıysanız hikayenin sonuna bir arkadaşınızın bunu aldığını bile ekleyebilirsiniz.
Bu vaka özeline baktığımızda belki şekil insansı değil de biraz daha abidik bir hayvan olsaydı ben bile ciddi inanabilirdim. Saat gecenin bilmamkaçı olmuş internette arama yapmak da zor geldi. Böyle bir şey olsaydı haberlerde geçerdi dedim ama bulamadım o yüzden daha az inanmaya başladım.
Linki internette bizlerle paylaşan sevgili Özgür Uçkan bunun memetic art adında bir sanat dalı olduğunu iletti bize. Benim acaba viral mi kesin saçmalık mı söylemlerime kafama vura vura sanat sanaat dedi ![]()
Çok sanat insanı sayılmam. Belli sanat dallarına geçişi sağlayacak rafine zeka yapısına da sahip değilim. Mesela David Lynch filmlerinin sanatını da anlamam. Blue Velvet’te Dennis Hooper “Let’s fuck! I’ll fuck anything that moves!” dediğinde “vay vay vay sanata bak” demek yerine “ehi ehi herif ne diyo la” diyenlerdenim ben. O dünyanın ince tarafı bana göre değil yani.
Genpet tarafına dönecek olursak… Eşek şakası ve sanat arasında konumlandırmakta zorlandığım bu olayın sosyal bazı etkileri olacak ki bunu ileride göreceğiz bu gidişat bu hızla devam ederse: İnternet eni konu güvenilir bir yer olmaktan iyice çıkacak. Bilgi almak gerçekten pahalı bir şey haline gelecek. Güvenilir insan hiç bulunamayacak. Böylece internet akıllı insanlar yaratmada iyi bir araç olabilecekken yine TV gibi aptal kutusu haline dönüşecek.Bir süre daha devam ederse bu saçma sapan viral ve komik yalanlar furyası… İnsanlar inanacak şey bulamayacaklar. Amaç ders vermek ve öyle her gördüğünüze inanmayın demekse… Amaç iyiye sevk etmekse… Bu yol doğru mudur bilmiyorum.
Bu bir öngörü.
Cehenneme giden yol kanaat önderleriyle döşelidir
Posted by admin in Dijital PR, PR Dünyası on 20/08/2009
Eskiden Türk filmlerinde fakir ama gururlu gençler olurdu. Bu fakirler zenginliğe yatay geçebilmek için ne yaparlardı? Tabii ki çok çalışıp çabalayıp doğr yatırımların sonunda emeklerinin karşılığını ALMAZ, onun yerine gidip bir gazinoda keşfedilir ve paraya para demezlerdi.
Pazarlama dünyasında fikir önderi ya da kanaat lideri denen insanlar da o gazinolardaki patronlar gibi işte. Siz milyonlarca insana bir konuyu anlatıp teker teker kalplerine girip kafalarındaki yanlış anlamaları önlemek yerine bir kanaat önderi buluyorsunuz. Onu bir şekilde bilgilendiriyorsunuz. Sonra bilgilendirdiğiniz kişi gidip sizin yerinize sizin elçiniz oluyor ve cümle alemi bilgilendiriyor.
Bu noktada konunun başarılı veya başarısız olma kriteri inanılmaz derecede basit: Siz geniş kitlelere giderken harcadığınız paranın ne kadar altında kalıp kanaat liderini aynı sayıda insana yönlendirebiliyorsanız o kadar başarılısınız. Tamamen matematik. Tamamen objetkif. Kimsenin iyi niyeti kötü niyeti işin içinde değil. İkincil planda mesajın ne kadar kayıpla ulaştığı, toplam iletişimin ne kadarının zarar gördüğüne de bakılabilir. Ama neresinden bakarsanız bakın çok kolay bir iş.
Eğer siz bir kanaat önderiyseniz, size öyle diyorlarsa veya kendinizi öyle hissediyorsanız yazının devamını okumayın.
Sevgili kanaat önderleri tuvalet kağıtları gibidir. Az kullanılmış, hatta mümünse hiç kullanılmamış olmaları makbuldür. Doktor bayandan az kullanılmış Renault olur ama doktor bayandan az kullanılmış tuvalet kağıdı pek azımızı mutlu eder. Peki neden bu yakışıksız benzetmeyi yapıyoruz? Hemen anatalım.
Kanaat önderlernin bir başarısı, bir markanın temsilcisi olarak değil, kendileri olarak markayı tanıtmalarında yatar. İnsanımız, diğer tüm dünya insanları gibi hekimden sormaz, çekenden sorar. Kendi gibi olan biri bir ürün ya da hizmet için güzel konuşuyorsa, bundan da herhangi bir çıkarı yoksa o abi şahane, ürün kusursuzdur. Ama kanaat önderleri durumun bir kez farkına varınca talihsiz insan psikolojisi devreye girer. Bu noktada ya kanaat önderi tersine psikoloji kullanır ve ürün iyi olsa bile kötülemeye başlar veya gittiği yolu beğenip ürüne Oscar ödülü vermeye çalışır. Her iki yol da geri dönüştürülmemiş tuvalet kağıdıdır.
Peki ne yapmak lazım? İmkansız bir ilişki mi bu? Değil. Öncelikle kanaat önderinin anlattığı, yaydığı bilginin çok da büyütülecek bir şey olmadığı konusunda tüm tarafların ikna olması gerekiyor. Kanaat önderi yaptığı işi büyütürse bunun ağırlığı altından kalkamayabilir. Ama bunun sıradan bir şey, hayatın doğal bir parçası olarak sunulması halinde her şey yerli yerinde ve yolunda gidecektir.
Bunun yolu kanaat önderlerini rahata farkettirmeden alıştırmaktır.
Bu aşamada size ve çevrenize ellere var da bize yok mu diyen dahili ve harici aptaloğluaptallar olacaktır. Bu ahvalde vazifeniz takmamaktır. Kanaat önderleri iki küçük parça ürün veya hizmetle satın alınamaz. Alınıyorsa önder değillerdir zaten.
Bu açıdan bakıldığında kanaat önderlerini bozmak isteyenlerin, “ellere var da bize yok mu”cuların rakiplerin yönlendirmesiyle hareket eden şerefsizoğluşerefsiz olup olmadığına dikkatle bakmak gerekebilir.
Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir.
Cehennem başkalarıdır.
Artık gülmeyeceğim, bütün kabahat senin…
Posted by admin in Dijital Dünya, Dijital PR on 04/08/2009
Eskiden internette bir şeylere gülünür, keyif alınır, o dosttan bu dosta gönderilir neşe alınır ve dağıtılırdı. Sonra internet üstünde reklamlar çıktı, mertlik bozuldu, gülme keyfi kayboldu.
- “Oğlum bak süper bir video buldum ah anam garip anam yerine ah anam lahanam diyor ehi ehi ne komik değil mi?”
- “Abi ama o reklam… Gitti gidiyor reklamı…”
- “Gitti gidiyor bütün gülme isteğim…”
Veya…
- “Abi kadının biri kafayı çizmiş ayrıldığı erkek arkadaşını maymun ediyor eşyasını satıyor internetten…”
- “Yok baba reklam o kandırmışlar seni”
- “Senden de tiksindim, bu reklamdan da…”
Bu benim gerçek keyfimdi. Nedense işin içinde reklam olduğunu bilince kendimi aptal yerine konmuş kandırılmış hissediyorum. Bunu pazarlama yöntemi olarak sunanlardan da hazetmiyorum. Ha şu olur, benim başımın üstünde yeri var:
- “Abi förtvırd biraları bir reklam yapmış kafayı yersin…”
- “Haa süpermiş bak hemen sağa sola göndereyim…”
Bendeki bu reklam ve forward sevgisini alan sözde pazarlamacı ve kuruluşları kınıyorum. Artık sevmiyorum, onları da sevmiyorum.
Bu arada reklamın iyisi kötüsü olmaz diyenler bana isimlerini yorum olarak yazdırsınlar. Onlara sağlam küfür ederek reklam yapacağım. Hani olmaz ya reklamın kötüsü… Şöyle sülale ve efradının cinsel seçimlerini irdeleyen birkaç reklam cümlesi kurayım. Bakalım “oh ne güzel babamın diğer erkeklerle yakınlığını masaya yatırmışlar ama reklamımız da oldu herkes bizi tanıyor” diyen bir şirket yetkilisi çıkacak mı?..
Sosyal tembeller
Posted by admin in Dijital Dünya, Dijital PR on 24/07/2009
Bu yazı uzun yazı okuyamayanlar için yazılmıştır, eğer keninizi böyle niteliyorsanız zaten yazının sonunu göremeyeceksiniz. O yüzden şimdiden yazıyı edebinizle kapatın.
Tarihin her döneminde bir yenilik, insanlığın gündemine bomba gibi düşer ve belli bir süreç boyunca çevresinden şekillenir çevresini şekillendirirdi. Baby Boom güzel bir isimdi. X Generation yine üstünde takılması okuması hoş bir kavramdı. Y Generation buna tepkiydi ve sonrasını anlatıyordu. İnteraktivite yine şirin bir kelimeydi ve sonrasında inanılmaz sayıda terim ve kavram icat edilmesini sağladı. Bu kavramların her birinin birbirine olan mesafesi kısaldı. Eskiden yeni bir kavram için yıllarca beklemek zorunda olan kişi ve kurumlar artık aylar seviyesinde yeni bir kavrama ev sahipliği yapmak durumunda kaldı.
Sonra sosyal medya geldi. İlk bakışta süper bir kavramdı bu. İnsanlar hem sosyalleşecek hem de medya takip edecek bir de üstüne medyayı kendileri yaratacaktı. Bundan iyisi şamda kayısıydı. Söylenenlere de bakılacak olunursa reklam maliyetleri yüzde 20-30′lar seviyesinde azalacaktı. Daha ne isterdik?
Ama karşımıza çıkan biraz tuhaf ve muğlak bir şey oldu. Eski güvenilir basın organları ve sitelerin yerini facebook, twitter ve bir sunum ekranının içine ikişer santim sırayla sığacak onlarca yeni hizmet aldı.
Bunların ortak noktalarına gelin hep birlikte bakalım:
- Eğer analoji yapmak gerekirse bu yeni siteleri birer kitap olarak değil, birer çekmece olarak nitelemek doğru olur. Çevremizde gördüğümüz doğru yanlış, enteresan, akıllıca, aptalca her şeyi bu çekmecelere koyacağız.
- Bu çekmeceleri Taksim Parkı’na koyacağız ki herkes iyice kurcalasın. Karşı cins kurcalarsa (ki kesin kurcalayacaktır) hem egomuz şişer hem çoğalma dürtümüz…
- Bunların içine yapacağımız entelektüel katkıları 140 karakterle sınırlı tutalım (GSM icat olduğunda 140 karakter yetmez diye MMS’in icat edilmesi çabalarını gözlerim yaşlı hatırlıyorum). Böylece bunu yazarken hiç sıkılmayalım.
- Bu mekanizmayı tamamen her yerden her yere ulaşabilecek şekilde yapalım. Böylece 140 karakter de olsa bir yere ikinci bir iş yapmayalım, özel bir içerik sokmayalım. Bir tuşa basalım 60 yerde birden gözüksün, yazı görsün ortamlar.
- Kendi içimizde çalıp çırmpayı alıntılamak olarak niteleyelim. Çaldığımız şeyi bizden çalanlar olursa çok sinirlenelim.
- Hep kendi yaptıklarımızı tanıtalım. Bunun karşılığında başkalarının yaptıklarına aaa ne güzel filan diyelim ki biz bir dahaki sefere yeni bir şey yaparsak onu da beğenen (yalandan da olsa yeniden aaa ne güzel tepkisi veren) birileri çıksın.
- Kendimizi çaldıklarımızla alıntıladıklarımızla tanımlayalım. Ne kadar iyi insanlardan alırsak o kadar iyi ve entelektüel olarak adlandırılalım.
- Blog, sosyal medya araçları vs. gibi şeyleri büyük basın organlarının güçleriyle kıyaslarken kendimizi de orada çalışan yazan insanlarla kıyaslayalım. Bunu yaparken onları küçümseyelim. Bu arada da neden onlar orada yazarken ben burada sürünüyorum diye düşünmeyelim. O insanların orada olmak için vermiş oldukları çabalar konusunda bilgi sahibi olmayalım.
- Eski ne yapmış bunu öğreneyim ve bunun üstüne bir şeyler koyarak yeniyi yaratayım demek yerine eskiler aptal diyerek total red yapalım ki eskiyi okumaya ve çaba göstermeye de gerek kalmasın. Eskiyi internette bir zilyon tane bulunan sunumların eskiyi komik resimlerle eleştiren sayfalarından öğrenelim.
- Her şeyin altına bilir bilmez yorum yazalım ki bizi zeki sansınlar, bizi unutmasınlar ve biz bir şey yazdığımızda bizim için de yazsınlar böylece sinerji oluşsun.
Elbette genelleme yapmak çok yanlış. Elbette sosyal medyayı iyi kullananlar bile vardır. Elbette sosyal medyaya kendi fikirlerini koyanlar bile vardır. Elbette o ortamdaki herkes orayı en sevdiği yemek en sevdiği kadını öğrenmek için kullanmıyordur. Ama eğer bizim gırtlağımıza bir silah dayayarak genelleme yapmamızı istemiş olsalardı… Hayatımız buna bağlı olsaydı… Ben genellememi sosyal medyayı kullanan herkes tembeldir diye yapardım.
Yeni model huysuz ihtiyarlar
Posted by admin in Dijital Dünya, Dijital PR on 22/07/2009

Muppet Show’u yeni kuşak çok az bilir. Pek azı Ayı Fozzie’yi Şener Şen’in seslendirdiğini, esprilerin büyük bölümünün mizah dergisi yazarları tarafından yeniden şekillendirildiğini hatırlar. Her yazdığım yazıda dönüp dolaşıp yeni kuşağa bir şey söylememi de bunları hatırlamamı da yaşlanmanın emareleri olarak sayıyorum.
Konuya gelelim: Bu Mupper Show içinde yaratılmış en komik karakterlerin başında huysuz ihtiyarlar geliyordu. Locada oturan bu iki espritüel ihtiyar hem sahnede hem de geri planda olanlara karışmadan edemiyorlardı. Espriyle karışık iyi de geçiriyorlardı. Bir yandan güldürüyorlardı ama bence en önemli işlevleri Muppet Show’un kendi içinden eleştirisiydi. O kadar usturuplu geçiriyorlardı ki seyirciye söyleyecek bir şey kalmıyordu.
Bu ihtiyarların adları Statler ve Waldorf idi. Kimlikleri konusunda rivayet muhtelif. Bazıları diyor ki bu tontonlar isimlerini New York’taki otellerden almışlar. Yine bir başka rivayete göre bu yaşlılar isim ve görüntülerini şovun yaratıcılarının tiyatro hocalarından aldılar.
Her ne olursa olsun bu ikili kimi zaman alternatif bakışı, kimi zaman da sırf eleştirmiş olmak için eleştirenleri temsil etti. Mesela kimi? Dönün bakın internette işaretlediğiniz, okumak için bir kenara koyduğunuz sitelere, FriendFeed veya Twitter veya FaceBook içindeki dostlarınıza… Bir eleştiri, bir girişme güdüsü… Herkes birer efe olmuş. Küfür kıyamet giriyorlar. Yapmayın etmeyin dediğiniz zaman da internet özgürdür hede hödödür diyorlar. Peki internetin dış dünyadan farkı ne? Yani siz interntte annesiyle cinsel ilişkiye girmek istediğinizi beyan ettiğiniz kişi ve kurumların yüzüne de bunu söyleyebilir misiniz? İnsanı o kadar hızlı mahkemeye verirler o kadar hızlı mahkum ederler ki şaşırır kalırsınız. En kötü ihtimalle burnunuzun ortasına sümsük diye tabir edilen yumrukumsu darpı alırsınız.
Günümüzde şarkıcılardan şirkretlere, kişilerden markalara herkes internette yatıp kalkıyor. Geç gelmiş olmaları orada olmamaları anlamına gelmiyor. Sonuçta internette küfür kıyamet giderken Statler ve Waldorf kadar şirin gözükmüyorsunuz. Eleştirmenin o şeker sınırları içinde internetçi olmaya çalışmanızda fayda var.
Besleme basın
Posted by admin in Dijital Dünya on 20/07/2009
Bir zamanların büyük laflarından biriydi “besleme basın”… Bir kesim tarafından çıkarlarına hizmet etmesi amacıyla hak etmediği geliri elde eden basın organlarına söylenirdi. Büyük hakaretti buun söylemek. Bir basın mensubunun yanında bir başka basın mensubu için şaka yollu bile söylense kavga çıkma tehlikesi yaratırdı.
Besleme kelimesi zaten kendi kendine bile kötüydü. Eskilerde zenginlerin evlerine çalıştırmak için alıp sonrasında telli duvaklı evlendirdiği kızlara besleme denirdi. Çoğunlukla embesil ve çirkin olurdu bu kızlar. Filmlerde güzel olur ve tecavüze uğrarlardı o ayrı ancak gerçekte besleme olmak, besleme olmakla itham edilmek kavga sebebiydi.
Sonra gün oldu, devran döndü ve besleme olmak o kadar da kötü sayılmamaya başladı. Çünkü besleme kelimesi RSS Feed adı verilen kavramın çevirisi olarak anılmaya başlandı. Olay çok basitti: Her yerdeki beğendiğiniz içeriklerin beslemelerinin kodlarını yazacaksınız. Beğendiğiniz sitedeki yazı ne zaman değişse sitede de otomatik güncelleme. Oh ne ala… Siz bir şey yapmadan siteniz güncellensin. Bir zamanlar havuz gazeteciliği denen bir kavram vardı: Bazı ucuz gazeteler muhabir kadrosu barındırmaz, onun yerine aynı holding bünyesinden çıkan gazetelerin muhabirlerinin yaptığı haberleri “takla attırarak” kullanırlardı. RSS Feed olayını tam olarak bu şekilde açıklamak mümkün.
Daha sonra ismi besleme olan siteler türedi. Friend Feed bunlardan bir tanesi… Kişiler kendileriyle ilgili “geri beslemeler” yapacaklar, onlardan haberdar olmak, ona göre kendini konumlandırmak, ne zaman ne yapacağını bilmek… Güzel iş oldu bu bir süreliğine. Sonra yavaş yavaş patlamaya başladı. Çünkü oraya gelen insanlar kendileri ve uzman oldukları şeyler konusunda bilgi vermek yerine burayı bir chat, bir arkadaşlık sitesi haline dönüştürmeye başladı. Bir kişi yazdığı beslemenin altında kaç insan varsa o kadar adam sayılmaya başladı.
Bu yüzden de şöyle feedler yayılmaya başlandı internet camiasına: Sizce tatile kaç kişi çıkmalı (125 cevap – 198 beğeni) Sizce bir insanın kaç çocuğu olmalı (29 cevap – 64 beğeni) Bir hayvan olsanız ne olmak isterdiniz (98456 cevap – 1 trilyon beğeni)
Bu anlamda halen bilgi alabildiğim FriendFeed gibi ortamların yaşamasını istiyorum. Beslemeliğinin doğru biçimde devam etmesini istiyorum.
Dijital pazarlama pratik dersleri
Posted by admin in Dijital Dünya on 13/07/2009
Dijital pazarlama konusunda teorik yazılarımızı buradan hep yazdık ve bundan sonra da yazmaya devam edeceğiz. Bu noktada bir de pratik yapalım bakalım ne olacak dedik. Pratik olarak atacağımız her adımı sizlerle paylaşıp hangi noktadan nereye gidececiğimizi birlikte inceleyelim istedik.
Bunun bir deneme olması, dijital dünyada neyin nasıl yapılabileceğini görmemiz açısından çıkış noktamızı çok basit tuttuk:
- Ekstra yatırım gerekmeyecek bir şey
- Ekstra tanıtım gerekmeyecek bir şey
- Para edecek bir şey
- Gerçekten işe yarayacak bir şey
- Pazarlanabilecek bir şey
- Özellikle dijital ortamdan pazarlanabilecek bir şey
İşte bu özelliklerin bir arada bunulabileceği bir şeyi biraz da yaratıcılık kullanarak hemen bulduk: Bana ait olan ve yıllarır kullandığım, beni tanıyan herkesin yakından bildiği alan adını www.ayan.org adresini halka açmaya karar verdim. Bunun için hangi adımları atmak istediğimi de sizlerle paylaşayım dedim:
- Facebook gibi ortamlarda gördüm ki “Ayan” soyadına sahip yüzlerce kişi var. Eğer bu yanlış bir tespitse insanlar her nedense isimlerinin sonuna Ayan ibaresini koymaya bayılıyor
hatta Facebook üstünde soyadı Ayan olanlar adıyla açılmış birçok grup var. - Gmail sayesine insanlar inanılmaz büyüklükte mailboxlar ile tanıştı. Üstelik yine bu hizmet sayesinde mevcut mail adresleriniz Gmail’e tanıtılıyor ve düzenli bir kontrol ile posta kutunuz bir anda Gmail büyüklüğüne yani 6 gigabaytın üstüne çıkıyor. Böyle olunca benim herhangi bir sunucu büyütmeme gerek kalmadı. 30 megabaytlık bir sunucu sağlamak bile işi bilenler için sonsuz mail kullanma anlamına gelmeye başladı
- Eskiden bu gibi bir mekanizma kurulduğunda en önemli şey paraydı. Ama şimdi konuyla ilgili böyle bir dert kalmadı. PAYPAL gibi sistemler sizin kredi kartınızı bildiği sürece size geri ödeme yapabiliyorlar. Sistem (okuma yazma bilen birinin yapabileceği kolaylıkta) hızlıca kuruluyor
- Herkesin internet ortamında kendini farklı göstermeye ihtiyacı var. ADINIZ@ayan.org adresi bu farklılaşmayı çok iyi ifade eden bir araç olacaktır.
Bu köşede sizlere pratikte dijital pazarlamanın nasıl döndüğünü adım adım anlatmaya devam edeceğim. Nasıl zorlukların yaşandığını, nasıl badireler atlatıldığını sizlere anlatacağım. Bu sütunu izlemeye devam edin.
Bu yazı uzun yazı okuyamayanlar için yazılmıştır, eğer keninizi böyle niteliyorsanız zaten yazının sonunu göremeyeceksiniz. O yüzden şimdiden yazıyı edebinizle kapatın.