Posts Tagged facebook
Dijital PR’ın Gizli Kahramanları
Posted by HaticeAyan in Dijital Dünya, Dijital PR on 22/06/2009
Piyasada ürünü olan markalar, İnternet dünyasında varlıklarını kanıtlamaya çalışıyorlar. Bunun için çeşitli yöntemlerle hayata geçiriyorlar. Bu yöntemler arasında çok bilineneler de var, henüz hayata girmeye başlayanlar da var: SEO, SEM, micro siteler, blog yaratma, blogger’larla çalışma…
Son dönemlerde birlikte çalıştığımız firmalarla uygulamaya başladığımız bir yöntemden bahsetmek istiyorum. Daha önce çalıştığım firmalardan birinde de bu yöntemin bir sürümünü uygulayarak beklediğimizin üstünde bir başarı sağlamıştık.
Marka ile ilgili çalışmalar yapılırken genellikle gözardı edilen bir kesim vardır. Bu kişiler, marka vaadinin en önemli parçasını oluştururlar. O markanın çatısı altında “çalışan”lardan bahsediyorum. Ve tabii bu “çalışanlar”ın istisnasız hepsinden bahsediyorum. Bir şirkette marka çalışmalarını yapacak olanlar pazarlama, pazarlama iletişimi, pr, marka stratejisti, marka sorumlusu değil sadece. Şirketin tüm çalışanlarının dahil olduğu bir marka yönetimi yapmak, o şirketi farklı bir yere taşır. Bu konu, bir başka yazının konusu tabii. Daha sonra bu konuyu da detaylı olarak yazarız.
İnternet’te yapılan çalışmalarda, şirket personelinin dahil olduğu sosyal ağlar yaratılıyor. Mesela IBM, çalışanlarının bir arada olduğu bir sosyal ağ yarattı ve herkes bu sosyal ağ üzerinde tıpkı facebook’ta paylaştıkları gibi bilgileri paylaşıyor. İngiltere’de de bir polis kendi blog’unda Emniyet teşkilatı ve hükümetin basiretsizliklerinden yakınan bir yazı yazdığı için tutuklandı. Çalışanlarınızın İnternet üzerinde markanız ve şirketiniz hakkında neler yazdığını görmeniz, aksiyon almanız gerekebilir. Aslında bahsedeceğim bu da değil.
Tüm bunlar bize şunu söylüyor: yaptığımız çalışmaları İnternet’te yayınlanan mecralarda güzel güzel anlatmalıyız. İnternet ortamında yaşayan herkes bizim markamız hakkında pozitif mesajlar almalı. Evet bunlar da doğru. Bunları da yapmalıyız. Diğer taraftan markanıza zarar verebilecek yazıları ve yorumları tersine çevirmek için pek çok çalışma yapmaya başlayabilirsiniz. Bunun için şirketler değişik yöntemleri tercih ediyorlar. Benim önerim ise çalışanları bu işe dahil etmek. Tabii önce marka çalışmalarında onları işe dahil etmiş olmanız, çalışanların markanıza sahip çıkan çalışanlardan oluşması şartı var. Bu şartlar sağlanmış ise marka hakkındaki İnternet yayınlarını takip etmeye Çağrı Merkezi çalışanlarınızla beraber başlayabilirsiniz. Bu şartlar sağlanmamışsa ne kadar çok paranız olursa olsun, Google AdWords’e, SEM ve SEO’ya milyon dolarlar aktarsanız da başarılı olamazsınız.
Sorular:
* Çağrı Merkezi çalışanlarınız zaten telefonlara bakmakla meşgullerken sizin için ne yapabilirler?
* Onlar müşterilerin sorunlarını çözmeye çalışırken bir yandan İnternet’te mi dolaşacaklar?
* Sizin şirketinizde bazı sosyal ağların listesi var ve bu listedeki sitelere çalışanlar erişemiyorlar mı?
Muhtemel yanıtlar:
* Çağrı Merkezi çalışanlarımızın tek görevi telefondaki müşterilerimizin sorunlarını çözmektir.
* Çağrı Merkezimizin kullandığı standart program dışında İnternet erişimleri yok.
* Çağrı Merkezi çalışanlarımızın İnternet erişimi var. Ama facebook, MySpace, twitter, friendfeed vb. sitelere erişim kapalı.
Yukarıdaki sorulara yanıtlarınız hemen altındaki yanıtlar gibiyse şirketinizin bir web sitesi olduğuna emin olun. Bundan sonrasını okumak için başka zaman bekleriz.
Çağrı Merkezi çalışanları markanın müşteriyle karşılaştığı ikinci yüz. Ürün veya hizmetiniz hakkındaki şikayetlerle ilgili en fazla bilgiye sahip kişiler. Çağrı Merkezinden sorumlu genel müdür yardımcınız bile bu kişilerden daha az bilgiye sahip. Çünkü size rapor eden bu kişi, sadece size verdiğinden daha detaylı raporlara hakim sadece. Çağrı Merkezi çalışanlarına İnternet üzerinden gelen şikayetlerin değerlendirilmesi ve negatif mesajların pozitif mesajlara dönüştürülmesi için bir çalışma başlatacağınızı anlatan bir toplantı yapın. Bu işin gönüllülük esasına dayalı olduğunu herhangi bir ek ödeme yapılmayacağını ve günde bir saatlerini bu iş için ayırmalarını beklediğinizi belirtin. Eğer %15′in üzerinde bir talep alırsanız markaya bağlı çalışanlarınız olduğu için mutlu olup yeni başarılara giden yolda hedeflerinizi de yenileyin. Eğer bu sayı %5′in altında ise markaya inanan çalışan sayısını arttırmak için insan kaynakları departmanınız ile birlikte yeni bir çalışma başlatın.
Bu satırlara gelebilmiş patronlara ne mutlu. Şirketiniz şu anda iyi bir konumda ve siz bu konumu korumak ve daha yukarı taşımak için İnteret’i kullanma kararı almışsınız. Başarı yakın, çalışmaya devam.
Çağrı Merkezi çalışanlarından İnternet’te hakkınızda yazılmış yanlış bilgilerin olduğu web sitelerini ve negatif mesajları raporlamalarını isteyin. Hatta çözebiliyorlarsa bunları:
* Bir habere yapılmış yorum ise, yorum yazarak,
* Tüketici şikayetlerini barındıran bir web sitesi ise, site yöneticileri üzerinden müşteriye ulaşarak,
* Tüketiciye e-posta göndererek,
* Telefonla arayarak çözmeye çalışsınlar.
Müşterinizin sorunu, yerinde çözülmesi gereken bir sorun ise, şirket araçlarınızı bu işe seferber etmeye çalışın. Bunu, bir havayolu şirketi olsanız bile yapabilmelisiniz. Bir sorun yaşayan müşteriye sorununun çözümü için yapılacak bu tarz bir jest kulaktan kulağa yayılacaktır. Hizmet kalitesindeki ününüz, hızla yayılacaktır.
Müşteri şikayetleri ve bunların çözülmesi dışında, kendi ilgi alanlarında hazırladıkları web siteleri, bloglar varsa buralarda nasıl yer alabileceğinize bakabilirsiniz. Sosyal ağlarda gördükleri negatif grup, uygulama, oyun ve yorumları da paylaşabilirler.
Markaya inanan tüm çalışanlar, yukarıda saydıklarımı yapabilirler. İlk başta bunların gönüllülük esasına dayandırılması gerektiğini söylemiştik hatırlarsanız. Gönüllü olarak bu çalışmalar yapıldığında siz bundan fayda sağlarsanız -ki sağlayacaksınız- bunun küçük bir kısmını çalışanlarınızla paylaşmayı ihmal etmeyin. Bu tip jestler, çalışanların gözünde de markanızı yukarılara taşıyacaktır. Bir sonraki çalışmada daha fazla katılımı sağlama şansınız da artacaktır.
Hadi bakalım çalışmaya başlayın. İlk adım neydi hatırlıyor musunuz? Marka stratejistinizi ve pazarlama ekibinizi çağrı merkezi çalışanlarınızla biraraya getirmekle işe başlayabilirsiniz.
SSDD
Posted by OneLastTry in Dijital Dünya on 17/06/2009

Space chicks
Eski özlü sözlerin hükmünü yitirdiği, artık başka şeyleri söylemenin gerektiği 21. yüzyıla hoş geldiniz. Geçtiğimiz 8 yıl, 6 ay ve 17 gündür bir mağarada yaşayan ya da kafasını toprağa gömmüş olanlar için kısa bir özet geçeyim. Nasıl bir çağda yaşadığımızı, başımıza neler geldiğini anlamaya çalışalım.
Birkaç soru ile başlayalım. Bakalım hatırlayabilecek misiniz? ”Netscape’in yeni browser’ı Explorer’ı tahtından indirebilecek mi?”, “Altavista mı yoksa Yahoo mu daha iyi sonuçlar buluyor?”, “İnternet bağlantımı 128 yaptırdım, acaba şimdi daha mp3′ü çekerken dinleyebilecek miyim?”, “Hangi portal daha başarılı?”, “Cep telefonumla resim çekmek için 1 milyar vermek zorunda mıyım?”
Özetlemek gerekirse o günün koşullarında kritik önemde değerlendirdiğimiz sorunların hiçbirisi şimdi hayatımızda yok. Bugünün sorularının kısaca üzerinden geçelim; ”Chrome ne zaman mobil ortamda karşımıza çıkacak?”, “Google Android gerçekten ortak bir platform mu?”, “Facebook neden yarattığı trafikle orantılı bir para kazanamıyor?”, “Türkiye, Avrupa’nın en interaktif ülkesi. Peki bu iyi bir şey mi?”, “Wikipedia’daki bilgilerin değiştirilebiliyor olması onları değersiz yapar mı?” Bu sorular neden bu kadar hızlı değişiyor?
Öyle bir çağdayız ki, aklımıza gelen bir pazarlama fikri çoktan birisi tarafından dünyanın bir yerinde hayata geçirilmiş oluyor. Doğrudan değilse bile bir benzeri muhakkak denenmiş, başarılı ya da başarısız ölçümlenmiş bir fikir birliği içerisinde yaşıyoruz. Amerika’da bir gün önce denenen bir yöntem ya teknik, aynı anda dünyanın birkaç farklı yerinde çeşitli varyasyonlarıyla ertesi gün hayata geçiyor. Fikirlerin gerçek sahibinin kim olduğu giderek flulaşıyor, önemini yitiriyor.
Önemli olanın fikrin orijinalini bulmanın değil, ondan para kazanmanın olduğu bir çağ var karşımızda. Yok o 20. yüzyıldı… Bu çağ kesinlikle daha farklı olmalı… İstediğiniz kadar çırpının bu fikir benim fikrim diye. Mahkeme mahkeme dolaşın, mafyaya başvurun. Sizden önce birisi o fikri büyük bir telekom şirketine yasladıysa, size ancak torunlarınıza anlatacağınız bir hikaye kalır. Değişik değil bu da…
Ya da yılmazsınız, hemen daha iyi bir fikir bulabilirsiniz. Sizden o fikri çalanın uygulamalarındaki boşlukları değerlendirirsiniz. Hatta bir başkasının fikrini çalarsınız. Ya da sizden çalınan fikri geliştirip, sizden çalanın bir yöntemini de çalarsınız. Ne fark eder ki, paraya dönüşmedikçe fikirlerin ne önemi var? Örnekleri bir kenara bırakıp şunu sormamız gerekiyor.
Dijital dünyanın analog olandan ne farkı var? Amerikalılar bu durum için SSDD diyorlar (Same Shit Different Day).

Ben pesimist değilim... Her şey aynı
Yeni yüzyılın farkı şu… Artık, Matrix filmine gönderme yapıyorsunuz sanılacak diye Baudrillard’dan alıntı yapamıyoruz. Artık yabancı dizileri televizyonda seyretmek yerine Amerika ile aynı anda seyrediyoruz. Bilgisayarda daha çok zaman geçiriliyor diye asosyal mi olunuyor? Tek başına evde oturup kitap okumaktan daha asosyal olmamalı. Bir de şu var: Artık sadece insanlar değiştirebiliyor diye Wikipedia bilgileri horlanıyor. Diderot’dan ne farkımız var? Onların zamanında da yalan yanlış bilgilerle doldurulmuş kafalarına göre düzenlenmiş kitaplar okuyorduk. Her şey bu kadar aynıyken kirli bilgiden niye rahatsızız?
Bu konular üzerine yeteri kadar düşünüyor muyuz? Allanmış pullanmış eski kavramları ya da onlarca hatta yüzlerce yıldır kullanılan uygulamaları ne zamana kadar ağzımız açık seyredeceğiz? Daha dibe batabilir miyiz dersiniz? Daha kaç gün pilav yeriz? Elimizde bu kadar bilgi varken hem teknolojide hem de marketing tarafında uygulamadan ileri gidemiyor olmamız küçükken yeteri kadar fosfor alamamamızdan mı?
Kişisel bir notla bitireyim. Zamanında Tenten okurken en uyuz olduğum karakterler Dupont ve Dupont kardeşlerdi. İkisi birbirinin söylediğinin aynısını söylerdi. Ama ben farklı bir şey söylüyorlarmış gibi iki balon arasında farklılıklar arardım. Hayatımın böyle geçeceğini bilseydim o zamanlar balonlar arasında farklılık aramayı bırakır, kendi içgüdülerimi dinlerdim.
Evrensellik balonu…
Posted by admin in Dijital PR on 15/06/2009
İnternet evrensel ya… Onun içindeki herşeyi de hemen evrensel yapalım. İşte bizim mantığımız böyle çalışıyor.
Öncelikle şunu söyleyelim: İnternet evrensel değil, onun içindeki bit ve byte alışverişi evrensel. Onun içindeki kurallar, onun içindeki alışkanlıklar ülkeden ülkeye, yaş grubundan yaş grubuna ve hatta bir takımın taraftarından diğerine farklılıklar gösteriyor. Birinin ak dediğine diğeri kara diyor. Birinin yapmaktan zevk aldığı, diğerine zul geliyor. Birinin başardığı diğer tarafta bütün zamanların en büyük yanlışı olarak ortaya çıkıyor. Ama gelin görün ki şu anda internet ağzına kadar tek tip batılı bir ülkenin insanları tarafından dolu olduğundan o insanların yığıldığı her şey “evrensel başarılı uygulama” olarak ilan ediliyor. Doğru bir şey mi bu? Haydi canım siz de…
Pazarlama dünyasının içine paraşütle internetten değil okuldan girenler bilir, pazarlamanın evrensel kuralları yoktur. Şimdi tekrar saymayalım yukarıdaki laf salatasını işte, her kitlenin farklı bir pazarlama tekniğiyle ulaşılma isteği var. Fakat gelin görün ki dışarıdaki parlak gençler bunun farklı olduğunu düşünüyor.
Gelin parlak gençleri tanımlayalım: Parlak gençler çoğunlukla bilgisayarda ingilizce öğrenmiş, hayata dair duruşunu Wikipedia’dan aldığı bilgilerle oluşturmuş, ona sunulan guruları geri çevirmemiş ve daima kendinden daha az teknolojik görünenler tarafından “ne kadar zeki ve çağdaş bir çocuk” şeklinde şımartılmıştır. Bu yüzden de onun söyledikleri çağı yakalamak olarak tanımlanır. Nasıl orta yaş krizi yaşayan insanlar bir anda spor ayakkabısı üstüne kot pantolon çekmeye başlar ve bunun kendini genç hissettirdiğini düşünürse… İnternette parlak gençlerin şirkete yaptığı da bu. Yılların geleneksel yapılı şirketleri ölçülü bir yapılanmaya gitmek yerine internette viral pazarlama yaptıkları zaman kendilerini uzay şirketi sanmaya başlıyor.
Sevgili şirket sahipleri… Hemen dijital hayat içindeki PR ajanslarıyla görüşmeye başlayın: Size öncelikle bu iş dünyada nasıl yapılıyor filmlerini göstermeye başlayacaklar. Almanlar nasıl birden bire sokakta flash mobbing yaptılar, Amerikalılar nasıl insanları dostlarından bir hamburger menüsü karşılığında ayırdılar filmleri su gibi akar önünüzden. Siz ne oluyor ne bitiyor demeye kalmadan bir kova bilgiye maruz kalırsınız. Size satılan “bakın ne kadar çok insan bunu sevmiş demek ki size yaptık mı dünya para kazanırsınız” kavramıdır. Oysa Amerikalının sevdiğini Türk sevecek diye bir şey yoktur.
Bir örnek… Amerikalı dahiler Burger King için bir kampanya hayata geçirmiş: Demişler ki gelin dostlar Facebook’dan her sildiğiniz 20 kişi için size bir menü verelim. Hoop binlerce kişi silmiş bu da inanılmazmış. Dostlarından çok seviyorlarmış Burger King menüsünü. O zaman…
O zamanı bu zamanı yok. Yapılan Türkiye için güzel bir şey değil. Amerika için dahiyane mi o kadar tanımıyorum o ülkenin iç dinamiklerini. Bir kişiyi dostundan ayıracak kadar güzel menü yapmak mıdır tartışılan yoksa bir nevi terbiyesizlik midir bu olaya bu şekilde bakmak lazım. Ama her ne yaparsanız yapın bu olaya “bunu yapmayan hatta anlamayan çağ dışıdır” şeklinde yaklaşanlara prim vermeyin. Para da vermeyin. Sırtınızı size dönmek suretiyle gidebilecekleri bir istikamet verin.
Günün Dijital PR sözü: Ben Dijital PR gördüm…