Posts Tagged fikir

Size “marka” diyebilir miyim?

Halkla İlişkiler’den hiç anlamam. Dijital olanını da Hatice Ayan’dan yeni duydum… Ancak ben bir “müşteri”yim. Fazla “yağlısından” sayılmam. Buna rağmen konvansiyonel ve dijital varoluşumla “hedef”im. Hal böyle olunca ve kariyerimin 90’ların son yarısına tekabül eden döneminde Vestelnet’te Internet servis sağlayıcılığında yatay ve dikey portal yöneticiliği de yapınca; bDijital PR, una ilaveten gazete/dergicilikten gelen PR şirketleriyle etkileşimim olduğundan dolayı daaa; Internet üzerinde yapılan pazarlama veya PR “işleri” üzerine ukalalık edebileceğimi düşündüm. Rezil olmam inşallah…. Zaten yazıyı yazmak da benim fikrim değildi. Hatice Ayan’a teşekkür ediyorum…

Hazır söz fikirden açılmışken, “İnsanlar sadece fikri alırlar” sözünün sahibi B.J. Cunningham’ı yazının omurgasına oturtarak başlayayım. Evet! İnsanlar sadece fikri satın alırlar. Dijital PR’da yüceltilen pazarlama fikrinin önemini algılamak için, örneklemede bir margarini seçersek; hemen aklımıza annemiz gelebilir. Annem muhtemelen ucuz ve önceden “deneyimlediği” bir ürünü seçecektir. Fikir nerede?

Oysa kalp dostu, tatlandırılmış veya birçok “fikirle” segmentasyonu yapılmış “margarinler”, büyük süpermarketlerde kapladıkları alanı arttırmış görünüyor. Demek ki, basit bir margarin bile az da olsa “fikir” içeriyor. Bazen bir insanda bile rastlayamayabiliyorsunuz. (Son kelimenin yazılışından emin değilim!)

Fikir ürünü bir şeyi üretmekten ziyade, satmak zor olan kısmı. Bu yüzden reklam ajanslarındaki copy writer, art director arkadaşlar bir reklam filmi yapıveriyor. TV’de yayınlanıyor. Halkla ilişkiler şirketi bir kalp vakfı ile event + haftasonu ilavelerine bir bülten giriyor. Bu süreçte milyonlarca dolar harcanıyor. Ancak iş, günlük yevmiyesi (50 TL!) olan satışın yapıldığı yerdeki (Migros mesala) stand hostesi kızcağıza kalıyor. “Denemek ister misiniz? Şook güseeell..”.

Gerçek dünyada işler benim gördüğüm kadarıyla böyle yürüyor.

Gelelim Internet’e. Internet üzerinden ürün, hizmet satışı başlı başına bir konu. Ancak Internet’i “gerçek” dünyadaki bir satışa aracılık etmek için kullanmak ise yazıma konu olacak husus. Yani PR’dan anladığım bir iki şeyden biri olan pazarlama süreçleri ve iletişiminde “kontrollü kurumsal bilgi etkileşimi”.

Bir ürün veya hizmetin Internet üzerinden pazarlanmasında en temel giriş seviyesi, “banner” (ki eskisiyle karşılaştırıldığında çok parlak uygulamalar var). Daha sonra PPL ile “herkese” veya “çekilişle” ödül, özellikle biracı/colacılarla ve genel olarak FMCG’cilerle başlayan “eğlence/içerik”, yarışma, oylama portalleri vs. diye uzayan bir çeşitlendirme yapılabilir.

Sosyal ağlar, bloglar, forumlar, çöpçatan siteleri, içerik siteleri ve yorum alanları Internet’te şu an en işlek caddeler. Ajanslar buralarda marka görünürlülüğü sağlamak, mesaj vermek için yırtınıyor. Mesajı alan “müşteri”yi ise genellikle iyi tasarlanmamış, dandik bir web sitesi yönlendirmesi bekliyor. Bir de tüketici faydası tanımsız form dolduruşları. Ne yapacaklarsa o bilgileri… (Not: Sorsan hepsi CRM’ci ancak kullanananı görmedim).

“Deneyim ekonomisi” kavramı bayatladığından, yağlı ve üzerine hellim peyniri eriterek servis ederek diyorum ki, deneyim yaşatmayan her marka, yakın bir gelecekte ölecek. İkea’dan alışveriş yapmamın %50’si tasarımları beğenmem ve satın alınabilir olmalarıysa; geri kalan üzerine oturduğunuzda anlayamadığınız basit bir afilli ahşap sandalyenin 14 parçadan oluşması, bunu 1 saatte birleştirmeniz ve bunu yapabilmenin verdiği “gerizekalı değilim!” duygusal tatmini. (İtiraf eden az çıkar. Erkeklerle İkea arasında bir challange vardır). Dedim ya bayat kavram sizi bozmasın diye, “duygu ekonomisi” kavramı da benden… Biri illaki düşünmüştür ancak bu benden…

Bazı reklam filmlerindeki yaratıcılığa o kadar hayranlık duyuyorum ki, TV’de zaman zaman normal yayın akışından daha keyifli içerik sunan reklamları desteklemek için o ürünü alıyorum. Çünkü bana o an yaşattığı deneyimden arta kalan duygu çok güçlü. Ya herkes böyle ve farkında değil (tüketim davranışları bağlamında) ya da doktora gitmem lazım! Bende bir tuhaflık var. Çünkü uçuş mili veren bir kredi kartı reklam filmi önce 5 dakikalık bir depresyona soktu beni, sonra hayatımı değiştirmeye karar verdim. Ne yazık ki halen bedava bilet için mil biriktirmekle meşgulüm. Ancak sayılı mil elbet birikir, eski hayatım da biter elbet bir gün…

Kadınlarla ilgili öğrendiğim en önemli “tüyo”, yaptıklarınızı unutabilirler ancak hissettirdiklerinizi asla! Aynı şey “müşteriler” için de geçerli. Demek ki, aşk erkeği kadınsılaştırır diyenler haklı. Alışveriş yapan herkes aşk önermesindeki gibi kadınsılaşıyor (yani duygusallaşıyor). Not: Erkekler duygusallaşma konusunda iyi ısıtılması gereken Volvo motoru gibidir… Isındığında yolda bırakmaz.

Bu yüzden mesajı göze sokmak “out”, mesaja çekmek “in”. Bu adi bir tuzak gibi görünüyor. Ancak işin özeti bu. Baksanıza ben bile bir önceki paragrafta Volvo “reklamı” yapmışım, farkında değilim. Bu yazıda sanal reklam uygulanmaktadır diyeyim de, Internet üst kurulundan ceza almayalım.

Velhasıl blog yazısı uzatmaya gelmez. Belki bir sonraki yazıda, müşteri/marka ekseninde ele aldığım bu konuyu; tüketici/tedarikçi şekliyle ele alacak zihin açıklığı diliyorum kendime.

Çünkü esas dolu olduğum konu bu. Küçük bir ipucu vermek gerekirse; temassız kartların yaygınlaşmasına şahit oluyorsunuz. Örnek: Starbucks’ta kuyruk yaratmamak, kuyrukta da beklememek için ayaklarınıza ve diğerlerine saygıdan dolayı kullanmamız icap eden bişi. Temassız kart doğal olarak kendi markalamasıyla bir bankanın mülkiyetinde. Bankacılık kanunu gereği 3.kişilere kimlik bilgilerinizi açılması yasak vs.. Bu yüzden cüzdanımızda süpermarket, yapı market, AVM vs. için bin tane kartla dolaşıyoruz. Eee dediğinizi duyar gibiyim.

Hakkımızda sadakat kartlarıyla bir sürü veri toplanıyor ancak mass gönderilen indirim haberleri haricinde e-postanıza veya cebinize ne geliyor Allah aşkına?.. Ya da biriken hediye puanlarla kasa indirimi?.. Hepsi o kadar…

Gelecekte banka/tedarikçi/veri yönetimi konusunda çok heyecan verici işbirlikleri olacağını, “icazetiniz” olması halinde tüketim davranışlarınızdan “sizi” sevgiliniz kadar iyi tanıyan bir bankanız/satın aldığınız markanız olacağını ve siz tüketerek “yaşarken”, işlediği verilerle ihtiyacınızı daha siz tanımlamadan ya da sigortanız biterken, krediye ihtiyaç duyduğunuzu, tatil önerisi yapan, sevgilinizin doğum gününde hediye öneren vs. bir ya da birden çok “markanız” olacak desem? (Dermişimden iyi en azından). Bunun ara yüzü Internet mi olur, mobil mi yoksa TV mi? Bunu da yapan banka mı olur yoksa bir GSM şirketi mi? Orasını bilemem… Ancak “Aayyy ooo kadar da girmesinler hayatımın içine yaaaa” demeyeceklerdenseniz (ki ben girsinler. Hayatımı biraz da bir kadın değil banka yönetsin bakalım, tartışma olmaz en azından diyenlerdenim), yaşayacak bolca “deneyim” ve size zaman kalacağını öngörüyorum.

Uzatmadan sonsöz. Halkla ilişkiler, müşteri ilişkileri vs. boş. Markanın sana Internet’te ya da dışarıda yaşatabildiği deneyim ve hissettirebildiği duygu ile coş!

Ceyhun Canbazoğlu

, , , , ,

No Comments

SSDD


Space chicks

Space chicks

Eski özlü sözlerin hükmünü yitirdiği, artık başka şeyleri söylemenin gerektiği 21. yüzyıla hoş geldiniz. Geçtiğimiz 8 yıl, 6 ay ve 17 gündür bir mağarada yaşayan ya da kafasını toprağa gömmüş olanlar için kısa bir özet geçeyim. Nasıl bir çağda yaşadığımızı, başımıza neler geldiğini anlamaya çalışalım.

Birkaç soru ile başlayalım. Bakalım hatırlayabilecek misiniz? ”Netscape’in yeni browser’ı Explorer’ı tahtından indirebilecek mi?”, “Altavista mı yoksa Yahoo mu daha iyi sonuçlar buluyor?”, “İnternet bağlantımı 128 yaptırdım, acaba şimdi daha mp3′ü çekerken dinleyebilecek miyim?”, “Hangi portal daha başarılı?”, “Cep telefonumla resim çekmek için 1 milyar vermek zorunda mıyım?”

Özetlemek gerekirse o günün koşullarında kritik önemde değerlendirdiğimiz sorunların hiçbirisi şimdi hayatımızda yok. Bugünün sorularının kısaca üzerinden geçelim; ”Chrome ne zaman mobil ortamda karşımıza çıkacak?”, “Google Android gerçekten ortak bir platform mu?”, “Facebook neden yarattığı trafikle orantılı bir para kazanamıyor?”, “Türkiye, Avrupa’nın en interaktif ülkesi. Peki bu iyi bir şey mi?”, “Wikipedia’daki bilgilerin değiştirilebiliyor olması onları değersiz yapar mı?” Bu sorular neden bu kadar hızlı değişiyor?

Öyle bir çağdayız ki, aklımıza gelen bir pazarlama fikri çoktan birisi tarafından dünyanın bir yerinde hayata geçirilmiş oluyor. Doğrudan değilse bile bir benzeri muhakkak denenmiş, başarılı ya da başarısız ölçümlenmiş bir fikir birliği içerisinde yaşıyoruz. Amerika’da bir gün önce denenen bir yöntem ya teknik, aynı anda dünyanın birkaç farklı yerinde çeşitli varyasyonlarıyla ertesi gün hayata geçiyor. Fikirlerin gerçek sahibinin kim olduğu giderek flulaşıyor, önemini yitiriyor.

Önemli olanın fikrin orijinalini bulmanın değil, ondan para kazanmanın olduğu bir çağ var karşımızda. Yok o 20. yüzyıldı… Bu çağ kesinlikle daha farklı olmalı… İstediğiniz kadar çırpının bu fikir benim fikrim diye. Mahkeme mahkeme dolaşın, mafyaya başvurun. Sizden önce birisi o fikri büyük bir telekom şirketine yasladıysa, size ancak torunlarınıza anlatacağınız bir hikaye kalır.  Değişik değil bu da…

Ya da yılmazsınız, hemen daha iyi bir fikir bulabilirsiniz. Sizden o fikri çalanın uygulamalarındaki boşlukları değerlendirirsiniz. Hatta bir başkasının fikrini çalarsınız. Ya da sizden çalınan fikri geliştirip, sizden çalanın bir yöntemini de çalarsınız. Ne fark eder ki, paraya dönüşmedikçe fikirlerin ne önemi var? Örnekleri bir kenara bırakıp şunu sormamız gerekiyor.

Dijital dünyanın analog olandan ne farkı var? Amerikalılar bu durum için SSDD diyorlar (Same Shit Different Day).

Ben pesimist değilim... Her şey aynı

Ben pesimist değilim... Her şey aynı

Yeni yüzyılın farkı şu… Artık,  Matrix filmine gönderme yapıyorsunuz sanılacak diye Baudrillard’dan alıntı yapamıyoruz. Artık yabancı dizileri televizyonda seyretmek yerine Amerika ile aynı anda seyrediyoruz. Bilgisayarda daha çok zaman geçiriliyor diye asosyal mi olunuyor? Tek başına evde oturup kitap okumaktan daha asosyal olmamalı. Bir de şu var: Artık sadece insanlar değiştirebiliyor diye Wikipedia bilgileri horlanıyor. Diderot’dan ne farkımız var? Onların zamanında da yalan yanlış bilgilerle doldurulmuş kafalarına göre düzenlenmiş kitaplar okuyorduk. Her şey bu kadar aynıyken kirli bilgiden niye rahatsızız?

Bu konular üzerine yeteri kadar düşünüyor muyuz? Allanmış pullanmış eski kavramları ya da onlarca hatta yüzlerce yıldır kullanılan uygulamaları ne zamana kadar ağzımız açık seyredeceğiz? Daha dibe batabilir miyiz dersiniz? Daha kaç gün pilav yeriz? Elimizde bu kadar bilgi varken hem teknolojide hem de marketing tarafında uygulamadan ileri gidemiyor olmamız küçükken yeteri kadar fosfor alamamamızdan mı?

Kişisel bir notla bitireyim. Zamanında Tenten okurken en uyuz olduğum karakterler Dupont ve Dupont kardeşlerdi. İkisi birbirinin söylediğinin aynısını söylerdi. Ama ben farklı bir şey söylüyorlarmış gibi iki balon arasında farklılıklar arardım. Hayatımın böyle geçeceğini bilseydim o zamanlar balonlar arasında farklılık aramayı bırakır, kendi içgüdülerimi dinlerdim.

, , , , ,

No Comments